Kahramanmaraş'ın en etkin haber sitesi köşe yazarı Mustafa Karaaslan bugünkü yazısında "Aşureyi Yiyoruz… Peki, Ya Hikâyesini de Biliyor muyuz?'' diye yazdı.

Bugün günlerden yine pazar…

Şöyle kahvenizi yudumlarken sizleri hem duygulandıracak hem de düşünmeye sevk edecek bir yazı kaleme almak istedim.

Yazımda istemeden yanlış bir ifade kullanmışsam şimdiden affola.

Dostlar;

Muharrem ayı geldi…

Kazanlar kuruldu.

Kepçeler hazırlandı.

Protokol sıraları oluşturuldu.

Kurdele kesilir gibi aşure dağıtımları başladı.

Fotoğraf makineleri odaklandı.

Kameralar kayda girdi.

Sosyal medya hesapları ise peş peşe aynı karelerle doldu.

Bir elinde kepçe…

Diğer elinde gülümseme…

Arka planda dev bir kazan…

Altına da tek cümle:

"Paylaşmanın bereketi…"

Peki, gerçekten öyle mi?

Yoksa bugün paylaşmaya çalıştığımız şey, aşurenin bereketi değil de kendi görünürlüğümüz mü?

Çünkü artık birçok gelenek, yaşanmak için değil; görüntülenmek için yerine getiriliyor.

Ve ne acıdır ki aşure de bundan nasibini alıyor.

Oysa aşure; hiçbir zaman yalnızca dövmenin, nohutun, fasulyenin, kayısının, bademin ve cevizin bir araya gelmesinden ibaret olmadı.

Onun asıl mayası;

Sabırdı…

Şükürdü…

Paylaşmaktı…

Yokluk içinde bile kardeş olabilmekti.

Rivayet edilir ki Hz. Nuh, tufan sona erdiğinde gemide kalan son erzakları bir kazanda bir araya getirdi.

Ortaya çıkan şey sadece bir yemek değildi.

İnsanlığa bırakılan büyük bir mesajdı.

"Az da olsa paylaş."

"Elindekini saklama."

"Bereket, paylaşınca çoğalır."

İşte aşurenin ilk hikâyesi buydu.

Fakat Muharrem ayının hafızasında yalnızca bu yoktur.

Bu ayın en derin yarası Kerbelâ'dır.

İslam tarihinin en acı hadiselerinden biri…

Hz. Hüseyin'in ve beraberindeki masumların günlerce susuz bırakıldıktan sonra şehit edilmesi…

Bu, sadece tarih kitaplarında okunacak bir olay değildir.

Kerbelâ; zalime boyun eğmemenin, makam uğruna hakikati satmamanın ve adalet uğruna bedel ödemeyi göze almanın adıdır.

İşte aşure de bu hafızanın sofralara taşınmış hâlidir.

Şimdi kendimize dürüstçe şu soruları soralım:

Dağıttığımız aşurenin hikâyesini gerçekten biliyor muyuz?

Çocuklarımıza Kerbelâ'yı anlatıyor muyuz?

Gençlerimize Hz. Hüseyin'in neden biat etmediğini açıklıyor muyuz?

Muharrem ayının neden hüzün ve tefekkür ayı olduğunu konuşuyor muyuz?

Yoksa bütün mesaimizi daha büyük kazanlar kurmaya, daha kalabalık organizasyonlar düzenlemeye ve daha fazla sosyal medya paylaşımı yapmaya mı harcıyoruz?

Bugün birçok aşure programı adeta bir tanıtım ve gösteriş faaliyetine dönüşmüş durumda.

Kim daha büyük kazan kurdu…

Kim daha fazla kişiye dağıttı…

Kim daha kalabalık organizasyon yaptı…

Kim daha çok beğeni aldı…

Sessiz ama acımasız bir gösteriş yarışı…

Oysa ibadetin reklamı olmaz.

Samimiyetin gösterisi olmaz.

İhlâsın fotoğrafı çekilmez.

Ben bir ilahiyatçı değilim.

Din âlimi de değilim.

Ama şunu bilecek kadar hayat tecrübem var:

Bir geleneğin ruhu kaybolursa geriye sadece dekor kalır.

Dekor ise hiçbir zaman hakikatin yerini tutmaz.

Belki de bu yüzden uzun zamandır birçok aşure davetine katılmak içimden gelmiyor ve katılmıyorum.

Çünkü beni cezbeden şey, bir kâse aşure değil.

Ben o kazanın başında Allah'ın adının anılmasını istiyorum.

Kerbelâ'nın anlatılmasını istiyorum.

Hz. Hüseyin'in adalet mücadelesinin hatırlatılmasını istiyorum.

Sabırdan…

Vicdandan…

Paylaşmaktan…

Kardeşlikten söz edilmesini istiyorum.

Bunlar yoksa geriye sadece güzel bir tatlı kalıyor.

Oysa aşure, sadece tatlı olmak için değil; geçmişi, acıyı, sabrı ve kardeşliği hatırlatmak için vardır.

Bu yıl da yine aynı manzaraları görüyoruz.

Kepçeler kazanlara daldırılıyor.

Kameralar kayıt alıyor.

Fotoğraflar çekilip paylaşılıyor.

Alkışlar yükseliyor.

Peki, çocuklarımız ne öğreniyor?

Bir kâse aşurenin içinde neden onlarca malzeme bulunduğunu biliyorlar mı?

O çeşitliliğin birlik ve beraberliği temsil ettiğini öğreniyorlar mı?

Hz. Hüseyin'in susuz bırakılmasının neden yüzyıllardır vicdanları sızlattığını anlayabiliyorlar mı?

Yoksa onlar için aşure, yılda bir kez dağıtılan ücretsiz bir tatlıdan mı ibaret kalıyor?

İşte asıl tehlike burada başlıyor.

Çünkü insanlar bir kâse aşureyi birkaç dakikada bitirir.

Ama hikâyesini öğrenirse onu ömür boyu taşır.

Bugün ihtiyacımız olan şey daha büyük kazanlar değildir.

Daha büyük vicdanlardır.

Daha fazla fotoğraf değildir.

Daha fazla farkındalıktır.

Daha gösterişli organizasyonlar değildir.

Daha samimi niyetlerdir.

Çünkü aşureyi değerli yapan;

Bademi değildir.

Cevizi değildir.

Nar tanesi değildir.

Onu değerli kılan; paylaşmayı öğreten hikâyesidir.

Zulme karşı direnen hafızasıdır.

İnsanı vicdanıyla buluşturan derin anlamıdır.

Eğer biz o hikâyeyi çocuklarımıza aktaramıyorsak…

Kerbelâ'nın ne söylediğini yeni nesillere anlatamıyorsak…

Aşureyi sadece mideye indiriyor, gönüllere ulaştıramıyorsak…

O zaman çok acı bir gerçekle yüzleşmek zorundayız.

Demem odur ki…

Biz aşureyi yaşattığımızı sanırken…

Belki de onun ruhunu sessizce toprağa gömüyoruz.

★★★

DİP NOT: Bu yazıyı kaleme almaktaki maksadım, her yıl düzenlenen aşure etkinliklerinin sadece bir ikram organizasyonu olarak görülmemesi gerektiğine dikkat çekmektir. Aşurenin taşıdığı manevi mirasın ve Kerbelâ'nın verdiği derslerin özellikle genç nesillere aktarılması gerektiğine inanıyorum. "Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla." misali, başta siyasetçilerimiz ve bu programları düzenleyen tüm kurumlarımızın bu yazıyı okuyup üzerinde düşünmelerini temenni ediyorum. Çünkü aşureyi yaşatmak; sadece kazan kaynatmak değil, onun ruhunu da gelecek nesillere aktarabilmektir.