Kahramanmaraş'ın en etkin haber sitesi Genel Yayın Yönetmeni ve köşe yazarı Mustafa Karaaslan bugünkü yazısında ''Bu ordu bu savaşı kaybetmek üzeredir!'' diye yazdı.
Öyle sözler vardır ki söylendiği yerde kalmaz.
Dalga dalga yayılır.
Kimi zaman bir gerçeği yüzümüze çarpar, kimi zaman da görmek istemediğimiz tehlikeyi gözler önüne serer.
KASİAD Başkanı İsmail Dinçer'in dün akşam söylediği söz de işte tam olarak böyleydi.
Hem de öyle sıradan bir yerde değil…
Başarıların konuşulduğu, ödüllerin dağıtıldığı, alkışların yükseldiği bir gecede!
Çıktı kürsüye ve sanayinin içinde bulunduğu durumu tek cümleyle özetledi:
“Bu ordu bu savaşı kaybetmek üzeredir!”
★
Dinçer’in konuşması son yıllarda duyduğum en dikkat çekici konuşmaydı.
Başarı hikâyelerinin anlatıldığı gecenin ortasına, sanayinin acı gerçeğini bıraktı!
“KASİAD Başkanı olarak gerçeği ifade etmek benim için bir mesuliyettir.” Dedi.
Ve ardından sanayinin içinde bulunduğu tabloyu anlattı.
Rekabet edilemeyen maliyetlerden, makul oranlarda ulaşılamayan finansmandan söz etti.
Geçmiş yılların kapanmayan yaralarından ve bütün bunlar düzelmezse sanayinin telafisi mümkün olmayan yaralar alabileceğini söyledi.
Dikkat edin!
“Biraz zorlanıyoruz.” demedi.
“Piyasalar durgun.” demedi.
“Geçici sıkıntılar yaşıyoruz.” demedi.
“Bu ordu bu savaşı kaybetmek üzeredir!” dedi.
★
İşte bu cümle, sıradan bir şikâyet değil, bir imdat fişeğidir!
Çünkü bir sanayici örgütünün başkanı, kendi sektörünü anlatırken savaşın kaybedilmesinden söz ediyorsa ortada ciddi bir tehlike var demektir.
Orada artık mesele birkaç fabrikanın bilançosu değildir.
Mesele, bu ülkenin üretim gücünü kaybetme tehlikesidir!
★
İsmail Dinçer'in konuşmasındaki en önemli cümlelerden biri de şuydu:
“Sanayinin kaybetmesi yalnızca sanayicinin kaybetmesi demek değildir.”
İşte bütün mesele burada!
Çünkü bizde sanayici denilince bazılarının aklına hemen lüks otomobiller, büyük villalar, milyonluk servetler geliyor.
Oysa bir fabrikanın değeri, sahibinin servetinden ibaret değildir.
O fabrikanın kapısından her sabah içeri giren işçinin alın teridir.
Akşam evine götürdüğü ekmektir.
Çocuğunun okul masrafıdır.
Ailesinin yarınlara dair umududur.
Bir fabrikanın kapısına vurulan kilit, aslında yüzlerce evin geleceğine vurulur!
Sanayicinin bilançosunda zarar yazan rakam, işçinin evinde bazen ödenemeyen kira, bazen de ertelenen bir hayaldir.
Bu yüzden sanayinin yaşadığı sıkıntıyı yalnızca patronların meselesi olarak görmek, büyük resmi görememektir.
★
Dinçer, bir başka önemli gerçeğin de altını çizdi:
“Bu fabrikalar hissedarları değişse de bu ülkeye aittir.”
Ne kadar doğru!
Fabrikanın tapusunda kimin adı yazarsa yazsın…
O fabrikanın ürettiği değer bu ülkenindir.
Sağladığı istihdam, yaptığı ihracat, ödediği vergi bu ülkenin kazancıdır.
Patronu değişebilir, hissedarı değişebilir ama kaybedilen üretim gücünün bedelini bütün memleket öder!
Hele ki söz konusu Kahramanmaraş ise…
Mesele çok daha ağır!
6 Şubat depremlerinin ardından bu şehirde sanayiciler yalnızca ekonomik sorunlarla mücadele etmedi.
Yıkılan tesislerle, bozulan üretim düzeniyle, iş gücü kaybıyla ve yeniden ayağa kalkmanın ağır maliyetiyle de karşı karşıya kaldı.
Bir taraftan depremin yaralarını sarmaya çalışırken diğer taraftan üretimi sürdürme mücadelesi verdi.
Şimdi soruyorum:
Depremin yıkamadığı fabrikalar, ekonomik şartların ağırlığı altında ezilirse bunun hesabını kim verecek?
İşte asıl üzerinde durulması gereken soru budur!
★
İsmail Dinçer'in konuşmasının bence de en gerçekçi bölümü şuydu:
“Biz doğal kaynak zengini veya finans cenneti olan bir ülke değiliz. Bizim çalışıp üreterek, emeğimizle kazanmak dışında uzun vadeli bir refaha ulaşmamız mümkün görünmemektedir.”
Bundan daha açık ne söylenebilir?
Bizim en büyük gücümüz üretim.
Alın teri.
Emek.
Sanayi.
İhracat.
Yani çalışmak!
Ama asıl çelişki de burada başlıyor.
Bir ülkenin geleceği üretime bağlıysa, o ülkenin en fazla koruması gereken şey üretim gücü değil midir?
Sanayici yüksek maliyetlerle boğuşurken…
Finansmana ulaşmakta zorlanırken…
Dünya pazarındaki rakipleriyle mücadele ederken…
Biz hâlâ her kürsüde başarı hikâyeleri dinliyorsak ortada ciddi bir sorun var demektir.
Çünkü ekonomi, kürsüde anlatılan rakamlardan ibaret değildir.
Ekonomi, sabah fabrikasının kapısını açan sanayicinin hesabıdır.
Ay sonunda maaşını bekleyen işçinin hayatıdır.
Sipariş alamayan esnafın derdidir.
Ve en önemlisi…
Ekonomi, bir ülkenin yarına ne kadar güvenle bakabildiğidir!
★
Açık konuşalım…
Dün akşam KASİAD'ın ödül töreninde yapılan konuşma, sıradan bir protokol konuşması değildi.
Bana göre doğrudan sanayinin içinden gelen ciddi bir uyarıydı.
İşin ilginç tarafı şu…
Bizde çoğu zaman gerçekler, sorunlar büyüyene kadar konuşulmuyor.
Konuşulsa da üzeri örtülüyor.
Herkes birbirini alkışlıyor.
Herkes başarı hikâyesi anlatıyor.
Herkes güzel günlerden söz ediyor.
Ama alkış sesleri yükseldikçe fabrikaların içinden gelen ses duyulmaz hâle geliyor!
İşte İsmail Dinçer'in konuşmasını bu yüzden önemli buluyorum.
Çünkü kürsüye çıkıp herkesin hoşuna gidecek sözler söylemek kolaydır.
Zor olan, o salonun konforunu bozacak gerçeği dile getirmektir.
Dinçer bunu yaptı.
Kendi sektörünün içinde bulunduğu tehlikeyi açıkça anlattı.
★
Şimdi soruyorum…
Sanayinin temsilcisi çıkıp “Bu ordu bu savaşı kaybetmek üzere!” diyorsa…
Ekonominin yönetiminde söz sahibi olanlar bu cümleyi nasıl okumalı?
Bir şikâyet olarak mı?
Bir serzeniş olarak mı?
Yoksa yaklaşan tehlikenin habercisi olarak mı?
Bence üçüncüsü!
Çünkü cephedeki komutan “Kaybediyoruz!” diyorsa karargâhtakilerin hâlâ zafer haritası çizmesi düşündürücüdür!
Üstelik burada sözünü ettiğimiz mücadelenin cephanesi yalnızca para değil.
Üretim.
İstihdam.
İhracat.
Ve hepsinden önemlisi, güven!
Bu mesele yalnızca KASİAD'ın meselesi değil.
Yalnızca Kahramanmaraş'ın da değil.
Türkiye'nin meselesi.
Çünkü sanayisini kaybeden bir ülke, sadece fabrikalarını değil, geleceğini de kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır!