Kahramanmaraş'ın en etkin haber sitesi Genel Yayın Yönetmeni ve köşe yazarı Mustafa Karaaslan bugünkü yazısında ''Nereye koşuyor bu CHP?'' diye yazdı.
Metin Akpınar ile Zeki Alasya, yıllar önce beyazperdeden sormuştu:
“Nereye bakıyor bu adamlar?”
Bugün millet de CHP’ye bakıyor ve benzer bir soruyu yöneltiyor:
Nereye koşuyor bu CHP?
★
Çünkü ortada gerçekten büyük bir koşu var.
Meydanlara koşuluyor.
Kürsülere koşuluyor.
Televizyon ekranlarına koşuluyor.
Sosyal medyada nefes nefese mesaj paylaşmak için koşuluyor.
Koltuğa oturmak, koltuğu korumak ve koltuğu geri almak için koşuluyor.
Koşuluyor da koşuluyor…
★
Türkiye’nin ekonomik sıkıntılarla, hayat pahalılığıyla, işsizlikle, adalet tartışmalarıyla ve gelecek kaygısıyla mücadele ettiği bir dönemde, ana muhalefet partisinden beklenen de elbette koşmasıdır.
Ancak mesele yalnızca koşmak değildir.
Mesele, doğru yöne koşmaktır.
★
İyi güzel de millete doğru koşan kaç kişi var?
Koskoca bir sıfır!
★
Bir siyasi parti, halktan uzaklaştıktan sonra ne kadar hızlı koşarsa koşsun yol alamaz; yalnızca olduğu yerde terler.
Kemal Kılıçdaroğlu da yaklaşık 13 yıl süren CHP Genel Başkanlığı döneminde çok koştu.
Seçimden seçime koştu.
İttifaklar kurmak için koştu.
Liderleri aynı masanın etrafında toplamak için koştu.
“Helalleşme” dedi, koştu.
“Adalet” dedi, koştu.
“Hak, hukuk” dedi, koştu.
Ancak bütün bu koşuşturmanın sonunda iktidara giden yolda ilerlemek yerine sürekli patinaj yaptı. Çünkü siyasette önemli olan kaç kilometre koştuğunuz değil, halkla aranızdaki mesafeyi ne kadar kapattığınızdır.
Seçmen, siyasetçinin kaç miting yaptığından çok mutfağındaki yangına ne söylediğine bakar. Kaç kilometre yürüdüğünden çok işsize, emekliye, çiftçiye, esnafa ve gençlere hangi çözümü sunduğunu sorgular.
Siyasetin ölçüsü adım sayısı değil, milletin hayatında bırakılan izdir.
Şimdi ise bir “butlan” kararı üzerinden yeniden genel başkanlık koltuğuna koştuğu görülüyor.
★
Türkiye’nin dört bir yanından yükselen eleştirilere rağmen böyle bir dönüşün peşinden koşmak, CHP’nin önünü açmak değil; koşmaya çalışan partinin ayağına çelme takmaktır.
Çünkü CHP’nin meselesi yalnızca kimin genel başkan olacağı meselesi değildir.
CHP’nin meselesi; Türkiye’ye ne söyleyeceği, hangi ekonomik modeli önereceği, dış politikada nasıl bir yol izleyeceği, adalet sorununu nasıl çözeceği ve topluma nasıl güven vereceği meselesidir.
Bir ülkeyi yönetmeye talip olan parti, enerjisini sürekli kendi içindeki koltuk mücadelesine harcıyorsa millet de doğal olarak şu soruyu sorar:
“Siz daha kendi içinizde yönünüzü bulamıyorken Türkiye’ye nasıl yön vereceksiniz?”
★
Diyelim ki Yargıtay, butlan kararını onadı ve Kılıçdaroğlu koltuğa sere serpe oturdu…
Bir sağına bakacak, bir soluna bakacak.
Dün yanında duranların bugün başka saflarda olduğunu görecek.
Bir zamanlar kılıcının hem önü hem arkası keserken, bu kez ellerini çenesine dayayıp kara kara düşünmek zorunda kalacak:
Ve “Şimdi hangi tarafa koşacağım?” diyecek.
Meydanlara koşsa, yol boyunca ağır eleştiriler ve protestolarla karşılaşma ihtimali var.
Saraya doğru koşsa, bu kez parti tabanı hesap soracak.
Yeni yönetime karşı koşsa, partiyi daha büyük bir iç çatışmanın içine sürükleyecek.
Susup otursa, neden geri döndüğü sorgulanacak.
Velhasıl, aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyık…
Belki de bu yüzden bir çıkış yolu değil, kendisine hâlâ “En güçlü sensin.” diyecek sihirli bir ayna arayacak.
Ancak siyaset, aynaya bakarak yapılmaz.
Siyaset; sokağa, pazara, fabrikaya, emekliye, işsize ve gençlere bakılarak yapılır.
Siyaset, genel merkez koridorlarında birbirinin ayağına çelme takmak değildir. Siyaset, Ankara’dan Türkiye’ye bakmak değil; Türkiye’nin her şehrinden, her ilçesinden ve her mahallesinden Ankara’ya bakabilmektir.
Edirne’de çiftçinin, İstanbul’da kiracının, İzmir’de esnafın, Kahramanmaraş’ta depremzedenin, Diyarbakır’da gencin, Karadeniz’de üreticinin ve İç Anadolu’da emeklinin derdini aynı ciddiyetle dinleyemeyen bir parti, ulusal iktidar iddiasını taşıyamaz.
Çünkü iktidara giden yol yalnızca büyükşehir meydanlarından geçmez.
Kasabadan geçer.
Köyden geçer.
Sanayi sitesinden geçer.
Pazar tezgâhından geçer.
Üniversite kapısından geçer.
İş arayan gencin öz geçmişinden geçer.
Ay sonunu getirmeye çalışan emeklinin boş cüzdanından geçer.
★
Yazının başına dönecek olursam…
Metin Akpınar ile Zeki Alasya’nın yıllar önce sordukları o soru, bugün biraz değişerek CHP’nin karşısına çıkıyor:
Nereye koşuyor bu CHP?
Halka mı koşuyor?
İktidara mı koşuyor?
Değişime mi koşuyor?
Yoksa geçmişte bıraktığı koltukların etrafında dönüp duruyor mu?
★
CHP bu soruya açık, güçlü ve inandırıcı bir cevap veremezse bir süre sonra kimse “Nereye koşuyor bu CHP?” diye sormayacak.
Çünkü millet, koşanın çıkardığı gürültüye değil, sandıkta ulaştığı sonuca bakar.
Siyasette çok konuşmak, doğru konuşmak değildir. Çok görünmek, güven vermek değildir. Her gün ekranlara çıkmak, toplumun gönlüne girmek değildir.
Bir parti sürekli kendi iç tartışmalarıyla gündeme geliyor, kendi yöneticileriyle kavga ediyor ve bütün enerjisini koltuk hesaplarına harcıyorsa seçmen bir süre sonra o partinin sesini değil, yalnızca gürültüsünü duymaya başlar.
İlk genel seçimde de kimsenin kaç miting yaptığı, kaç televizyon programına çıktığı ya da sosyal medyada kaç mesaj paylaştığı hatırlanmayacak.
Sandık açılacak.
Oylar sayılacak.
Ve halk CHP’yi iktidara değil, ana muhalefete bile değil; çok daha alt, cılız muhalefet sıralarına gönderirse bu defa sorulacak soru çok daha ağır olacak:
“Bu kadar koştunuz da neden bir türlü millete ulaşamadınız?”
İşte o gün koltuğa koşanlar, koltuktan kalkmamak için yeniden koşmaya başlayacak.
Nereye mi?
Milletin karşısına çıkmaya cesaret edemeyenlerin koşacağı yere:
Halktan daha da uzağa…
Görünmemek için şatolara, saraylara.