Kahramanmaraş'ın en etkin haber sitesi Genel Yayın Yönetmeni ve köşe yazarı Mustafa Karaaslan bugünkü yazısında ''Biz ne zaman birbirimizin sevincine düşman olduk?'' diye yazdı.
Bugün gelin, başkalarını değil biraz da kendimizi konuşalım…
Sevgili Kahramanmaraşlılar…
Dedikoduyu seviyoruz.
“Sevmiyoruz” diye kimse itiraz etmesin.
Çünkü birisi dükkân açtığında daha siftah yapmadan hesabını kitabını çıkarıyoruz.
Birisi göreve geldiğinde yaptığı işe değil, kimin yakını olduğuna bakıyoruz.
Birisi güzel bir ev aldığında “Hayırlı olsun” demeden önce parayı nereden bulduğunu soruyoruz.
İyi giyinse gösterişçi…
Sessiz kalsa kibirli…
Konuşsa kendini beğenmiş…
Çalışsa çıkarcı…
Çalışmasa beceriksiz…
Kazansa gözümüze batıyor.
Kaybetse alay ediyoruz.
İnsanların yaptıklarından çok, haklarında anlatılanlarla ilgileniyoruz.
Başarıyı alkışlamak yerine kusur arıyoruz.
Çünkü başkasının yükselmesi, nedense bize kendi eksikliğimizi hatırlatıyor.
★
İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Biz eskiden de böyle miydik?
Yoksa zamanla birbirimizin yarasını sarmayı bırakıp o yaraya tuz basmaktan zevk alan insanlara mı dönüştük?
Elbette eskiden de dedikodu vardı.
İnsan varsa dedikodu da vardır.
Mahalle aralarında, evlerin önünde, çarşıdaki dükkânlarda, köy odalarında herkes birbirini konuşurdu.
Kimin oğlu evlenmiş…
Kimin kızı üniversiteyi kazanmış…
Kim tarlasını satmış…
Kim başka şehre taşınmış…
Kimin işleri bozulmuş…
Hepsi konuşulurdu.
Ama o zaman dedikodunun yanında bir de vicdan vardı.
Bir evde cenaze olduğunda yemek komşunun ocağında pişerdi.
Bir esnaf zarar ettiğinde diğer esnaf elini taşın altına koyardı.
Bir aile dara düştüğünde yardımın fotoğrafı çekilmezdi.
İyilik yapılırdı.
Ama reklamı yapılmazdı.
İnsanlar birbirini eleştirirdi; fakat dışarıdan biri aynı kişiye laf söylediğinde önce komşusunu savunurdu.
Şimdi ise kendi insanımızın açığını yabancılardan önce biz ilan ediyoruz.
Kendi şehrimizden biri yükseldiğinde “Bizim memleketin evladı” demek yerine geçmişini kurcalıyoruz.
Bir yanlış yapsın da üzerine hep birlikte çullanalım diye bekliyoruz.
Başarıyı paylaşamıyoruz ama başarısızlığı saniyeler içinde paylaşıyoruz.
★
Oysa bu şehir çok büyük bir acı yaşadı.
Aynı enkazın başında ağladık.
Aynı soğukta sabahladık.
Aynı korkuyla gökyüzüne baktık.
O günlerde kimse kimsenin siyasi görüşünü sormadı.
Kimse enkazdan çıkardığı insanın hangi aileden olduğunu araştırmadı.
Bir lokma ekmek bölündü.
Bir şişe su paylaşıldı.
Hiç tanımadığımız insanlara kapılarımızı açtık.
Demek ki dayanışmayı biliyoruz.
Demek ki vicdanımız hâlâ yaşıyor.
Peki, felaketin ilk günlerinde ortaya çıkan o insanlığı neden günlük hayata taşıyamadık?
Enkazın başında sarıldığımız insanlarla hayat normale dönünce neden yeniden kavga etmeye başladık?
Ölüm, hayatın ne kadar kısa olduğunu bize neden öğretemedi?
Bunca acıdan sonra hâlâ birbirimizin ekmeğiyle oynuyor, kalbini kırıyor, başarısını küçümsüyorsak yalnızca binalarımızı değil, insanlığımızı da yeniden inşa etmemiz gerekiyor.
Hem de temelden…
Çünkü çürük olan sadece beton değildi.
★
“Eskiden böyle miydi?” diye soruyoruz ya…
Belki eskiden insanlar daha iyi değildi.
Fakat birbirlerine daha fazla ihtiyaç duyuyorlardı.
Komşuluk bir tercih değil, hayatın kendisiydi.
Dayanışma bir sosyal medya etiketi değil, hayatta kalmanın şartıydı.
Şimdi evler büyüdü, sofralar küçüldü.
Telefon rehberleri kalabalıklaştı, gerçek dostluklar azaldı.
Herkes birbirini takip ediyor ama kimse kimsenin hâlini sormuyor.
Herkes konuşuyor ama kimse dinlemiyor.
Herkes görünmek istiyor ama kimse karşısındaki insanı görmüyor.
Bir başkasının mutluluğu bizi rahatsız ediyor.
Başkasının başarısı, kendi başarısızlığımızmış gibi canımızı sıkıyor.
Oysa bir insanın yükselmesi, diğerinin düşmesi anlamına gelmez.
Bir esnafın kazanması, diğerinin kaybetmesi değildir.
Bir gencin başarılı olması, başka bir gencin önünün kapandığı anlamına gelmez.
Bu şehirde herkese yetecek kadar sevinç de vardır, başarı da…
Yeter ki birbirimizin ayağına basmayı marifet saymayalım.
★
Asıl kaybettiğimiz şey eski sokaklar değil.
Eski insanlık…
O insanlığı yeniden bulmadan yapılan yolların, yükselen binaların, açılan tesislerin tek başına hiçbir anlamı yoktur.
Çünkü şehir sadece betonla kalkınmaz.
Şehir güvenle kalkınır.
Adaletle kalkınır.
Liyakatle kalkınır.
Komşulukla, dayanışmayla ve birbirinin sevincine içtenlikle ortak olabilen insanlarla kalkınır.
Bir şehirde insanlar birbirlerinin başarısından rahatsız oluyorsa orada yüksek binalar olabilir ama büyük bir toplum olmaz.
Geniş caddeler olabilir ama gönüller dar kalır.
Kalabalık meydanlar olabilir ama insanlar yalnızlaşır.
★
Ezcümle…
Artık karar vermeliyiz.
Birbirimizin açığını arayanlardan mı olacağız?
Yoksa eksiğini tamamlayanlardan mı?
Düşeni seyredenlerden mi olacağız?
Yoksa elini uzatanlardan mı?
Birbirimizin ayağına basarak yükselmeye mi çalışacağız?
Yoksa birbirimizin elinden tutarak hep birlikte mi ayağa kalkacağız?
Unutmayalım…
Başkasının ışığını söndürmek, bizim karanlığımızı aydınlatmaz.