Kahramanmaraş'ın en etkin haber sitesi köşe yazarı Mustafa Karaaslan bugünkü yazısında ''Yel değirmenleriyle uğraşırken şehri kaybetmek'' diye yazdı.

DULKADİROĞLU Belediye Başkanı Mehmet Akpınar’ın dün Kanal Maraş’ta yayımlanan açıklamasını okudum.

Akpınar, şehrin geleceği ve kalkınması adına siyasi farklılıkların ve kişisel çekişmelerin bir kenara bırakılması gerektiğini vurguluyordu. ''Aynı gemideyiz, aynı dağın çocuklarıyız.'' diyerek herkesi omuz omuza vermeye çağırıyordu.

Cervantes’in ölümsüz eseri Don Kişot üzerinden yaptığı çarpıcı metaforla da ''Yel değirmenleriyle savaşmayı bırakıp gerçek meselelere odaklanmamız gerekiyor.'' mesajını veriyordu.

Bu yaklaşım gerçekten anlamlıydı.

Bu yazıdan etkilenmediğimi söylersem yalan olur.

Çünkü şu cümle, içinde bulunduğumuz durumu bütün açıklığıyla ortaya koyuyordu:

''Birlikte çalışmaya ihtiyacımız var.''

İşte bütün mesele de budur.

Peki, birlikte çalışıyor muyuz?

Hayır…

Sayın Akpınar’ın da ifade ettiği gibi:

''İnsan bazen düşmanını kendi zihninde yaratır. Sonra da ömrünü, kendi elleriyle yarattığı o düşmanla mücadele ederek tüketir. Aynı Don Kişot misali…

Sonuç hiç değişmez.

Yel değirmeni yerinde kalır; savrulan, yaralanan ve yere düşen Don Kişot olur.''

Sayın Başkan Mehmet Akpınar’ın yaptığı Don Kişot benzetmesi, basit bir edebiyat göndermesi değildir.

Bu benzetme, Kahramanmaraş’ın yıllardır içinde debelendiği siyasi ve toplumsal çıkmazın acı bir özetidir.

Çünkü bu şehrin gerçek düşmanları bellidir.

Depremin hâlâ kanayan yaraları vardır.

İşsizlik vardır.

Yoksulluk vardır.

Geçim derdi altında ezilen aileler vardır.

Kapısına kilit vurmamak için direnen esnaf, üretimini sürdürebilmek için borçlanan sanayici, toprağına küsmek üzere olan çiftçi vardır.

Doğduğu şehirde gelecek göremediği için valizini toplayıp gitmek zorunda kalan gençler vardır.

Yol bekleyen mahalleler, yatırım bekleyen ilçeler ve hizmet beklemekten yorulmuş insanlar vardır.

En önemlisi de depremden sonra yeniden ayağa kalkmaya çalışan yaralı bir şehir vardır.

Peki, biz ne yapıyoruz?

Şehrin yaralarını sarmak yerine birbirimizin yarasını deşiyoruz.

Kim konuştu?

Kim öne çıktı?

Kimin adı manşete taşındı?

Kimin fotoğrafı daha büyük kullanıldı?

Kim hangi toplantıya çağrılmadı?

Kim kimin elini sıkmadı?

Kim kimin önüne geçti?

Kim kime selam vermedi?

Şehrin geleceğini konuşmamız gerekirken koltukların gölgesini tartışıyoruz.

Fabrika kurulması gerekirken cephe kuruyoruz.

Yeni yollar açılması gerekirken insanların önünü kesiyoruz.

Gençlere iş bulmamız gerekirken birbirimizde kusur arıyoruz.

Depremin enkazını kaldırmamız gerekirken siyasi hesapların enkazı altında kalıyoruz.

Sonra da utanmadan soruyoruz:

''Kahramanmaraş neden hak ettiği yatırımı alamıyor?''

''Neden bu şehir yerinde sayıyor?''

''Neden başka şehirler bizden daha hızlı gelişiyor?''

Cevabı Ankara’nın koridorlarında, başka şehirlerin lobilerinde veya kaderin cilvesinde aramayalım.

Cevap tam karşımızdadır.

Aynaya baktığımızda gördüğümüz zihniyettedir.

Çünkü başka şehirler yatırım istemeye birlikte gidiyor.

Bir kapı çalınacaksa omuz omuza veriyorlar.

Siyasette rakip oluyorlar ancak şehirlerinin geleceği söz konusu olduğunda aynı masaya oturmayı biliyorlar.

Seçim meydanında yarışıyor, yatırım masasında birleşiyorlar.

Bizde ise biri kapıyı açmaya çalışırken diğeri kolundan çekiyor.

Biri bir adım atıyor, öteki o adımı kimin attığını tartışıyor.

Biri proje getiriyor, diğeri projenin şehre ne kazandıracağına değil, sahibinin kim olduğuna bakıyor.

Bir iş başarılı olursa rakibinin hanesine yazılacak diye o işin başarısız olmasını isteyenler bile çıkıyor.

İşte asıl felaket budur.

Bir insanın siyasi rakibinin başarısız olmasını istemesi bir yere kadar anlaşılabilir. Fakat bunun bedelini bütün şehrin ödemesine razı olmak, siyasi rekabet değildir.

Bu, şehre karşı işlenmiş büyük bir vebaldir.

Sonunda kim kazanıyor?

Hiç kimse…

Kaybeden yalnızca belediye başkanı olmuyor.

Kaybeden milletvekili olmuyor.

Kaybeden il başkanı, bürokrat veya siyasi parti olmuyor.

Kaybeden gazeteci de olmuyor.

Kaybeden Kahramanmaraş oluyor.

Kaybeden, bu şehirde iş arayan genç oluyor.

Kaybeden, siftah yapamadan dükkânını kapatan esnaf oluyor.

Kaybeden, ürününün karşılığını alamayan çiftçi oluyor.

Kaybeden, hâlâ güvenli bir eve kavuşmayı bekleyen depremzede oluyor.

Beyler…

Makamlar geçicidir.

Koltuklar emanettir.

Unvanların son kullanma tarihi vardır.

Bugün belediye başkanı olan kişi, yarın olmayabilir.

Bugün milletvekili olan kişi, bir sonraki seçimde aday dahi gösterilmeyebilir.

Bugün çevresinde kalabalıklar bulunan kişi, yarın telefonuna cevap verecek birini bulamayabilir.

Bugün alkışlanan, yarın unutulabilir.

Ama yapılan yol kalır.

Kurulan fabrika kalır.

Açılan okul kalır.

Bir gence sağlanan iş kalır.

Bir annenin duası kalır.

Bir depremzedenin başını sokabileceği güvenli yuva kalır.

Ayağa kaldırılan şehir kalır.

Bir gün bu şehir hepimize aynı soruyu soracak:

''Ben yaralıyken sen ne yaptın?''

O gün kiminle kavga ettiğimizin hiçbir önemi olmayacak.

Kime laf yetiştirdiğimiz hatırlanmayacak.

Kaç kişiyi susturduğumuz başarı hanesine yazılmayacak.

Kaç rakibimizi itibarsızlaştırdığımızla övünemeyeceğiz.

O gün yalnızca kaç insanın önünü açtığımıza, kaç yaraya merhem olduğumuza ve bu şehrin geleceğine ne bıraktığımıza bakılacak.

Bu nedenle Mehmet Akpınar’ın yaptığı çağrı önemlidir.

Artık yel değirmenlerini düşman sanmayı bırakmalıyız.

Birbirimizi alt etmeye değil, şehrin sorunlarını ortadan kaldırmaya çalışmalıyız.

Siyasette rakip olabiliriz.

Birbirimizi eleştirebiliriz.

Farklı dünya görüşlerine sahip olabiliriz.

Aynı partiye oy vermek, aynı sloganı atmak veya aynı masada her konuda anlaşmak zorunda değiliz.

Ancak aynı şehrin evlatları olduğumuzu unutmamaya mecburuz.

Çünkü deprem parti rozeti sormadı.

Enkazın altında kalanların siyasi görüşüne bakmadı.

İşsizlik, gençlerin hangi partiye oy verdiğini merak etmiyor.

Yoksulluk, insanların hangi mahalleden olduğunu ayırmıyor.

Bir fabrika kapandığında her görüşten insan işsiz kalıyor.

Bir yatırım başka bir şehre gittiğinde hepimizin sofrasından bir lokma eksiliyor.

Kahramanmaraş’ın yeni kavgalara değil, yeni fabrikalara ihtiyacı vardır.

Yeni düşmanlara değil, yeni yatırımlara ihtiyacı vardır.

Koltuk savaşlarına değil, ortak akla ihtiyacı vardır.

Dedikoduya değil üretime, engellemeye değil dayanışmaya, siyasi hesaplara değil şehri ayağa kaldıracak cesur adımlara ihtiyacı vardır.

Mızraklarımızı birbirimize çevirmek kolaydır.

Öfkeyle konuşmak, insanları ötekileştirmek ve birilerine çelme takmak kolaydır.

Zor olan, elini taşın altına koymaktır.

Zor olan, başarıyı paylaşabilmektir.

Zor olan, rakibinin yaptığı doğru işe “Doğru.” diyebilmektir.

Zor olan, gerektiğinde aynı masaya oturup bu şehir için omuz omuza mücadele etmektir.

Artık Don Kişot olmaktan vazgeçmeliyiz.

Çünkü biz yel değirmenleriyle savaşırken başka şehirler fabrikalar kuruyor.

Biz kimin fotoğrafının daha büyük olduğuna bakarken başka şehirler büyük yatırımlar alıyor.

Biz birbirimizin ayağına basarken başka şehirler geleceğe doğru koşuyor.

Artık açıkça söylemek gerekir:

Bu şehrin kaybedecek bir günü daha yoktur.

Kahramanmaraş’ın geleceğini kişisel hırslarına, siyasi hesaplarına ve koltuk kavgalarına kurban edenleri tarih affetmeyecektir.

Çünkü yel değirmenleriyle savaşırken kaybettiğimiz yalnızca zaman değildir.

Kaybettiğimiz gençlerimizdir.

Kaybettiğimiz yatırımlarımızdır.

Kaybettiğimiz umutlarımızdır.

KAYBETTİĞİMİZ, KAHRAMANMARAŞ’IN GELECEĞİDİR.