Kahramanmaraş'ın en etkin haber sitesi Genel Yayın Yönetmeni ve köşe yazarı Mustafa Karaaslan bugünkü yazısında ''Mesele halkın seni okuması değil, senin halkı okuyabilmen!'' diye yazdı.
Ben yıllardır siyasetçileri sanatçılara benzetirim.
Sahneden inen, alkışlardan uzak kalan ve zamanla unutulduğunu hisseden bir sanatçı nasıl bocalayabiliyorsa, siyasette makamını ve halkın ilgisini kaybeden siyasetçi de benzer bir ruh hâline girebilir.
Çünkü sanatçının da siyasetçinin de varlığını anlamlı kılan en önemli unsur halktır.
İşte bu nedenle bazen bir insanın söylediği tek bir cümle, sayfalar dolusu konuşmadan daha fazla şey anlatır.
Nasıl derseniz?
Şöyle izah edeyim…
Türk müziğinin büyük ustalarından Ferdi Tayfur’a bir televizyon programında şu soru soruluyor:
“Türkiye, Ferdi Tayfur’u doğru okudu mu?”
Ferdi Tayfur’un verdiği cevap ise yıllarca hatırlanacak kadar anlamlı:
“Türkiye’nin Ferdi Tayfur’u okuması önemli değil. Önemli olan, ben halkımı doğru okuyabilmiş miyim?”
★
İşte mesele tam da bu!
Bu söz yalnızca bir sanatçının mütevazı cevabı değildir.
Bana göre siyasetçilerin de dönüp dönüp okuması, hatta makam odalarının duvarına asması gereken çok büyük bir hayat dersidir.
Çünkü ister sanatçı olun ister siyasetçi…
Eğer yolunuz halktan geçiyorsa, önce halkı anlamak zorundasınız.
Sanatçı; halkın acısını, sevincini, özlemini, aşkını, yoksulluğunu ve umudunu okuyabilirse gönüllerde yer edinir.
Siyasetçi de halkın derdini, beklentisini, sıkıntısını ve talebini okuyabilirse sandıkta karşılığını alır.
Ferdi Tayfur’u yıllarca milyonların dinlemesinin, insanların onun şarkılarında kendilerinden bir parça bulmasının altında da bana göre bu vardır.
O, halkın kendisini okuyup okumadığından önce, kendisinin halkı okuyup okuyamadığına bakmıştır.
Peki, siyasetçiler aynı şeyi yapabiliyor mu?
Asıl soru budur.
★
Mesela seçim zamanı gelir…
Siyasetçi meydana çıkar, vatandaşın elini sıkar, esnafın dükkânına girer, mahalleleri dolaşır.
“Derdiniz derdimizdir.” der.
“Biz sizin için buradayız.” der.
Sonra sandık kurulur.
Vatandaş inanırsa oyunu verir.
Bir kişiyi belediye başkanı ya da milletvekili yapar; ülkeyi, şehri veya ilçeyi yönetme sorumluluğunu ona teslim eder.
İşte o andan sonra siyasetçi şunu asla unutmamalıdır:
Sandıktan çıkan her oy sadece bir sayı değildir.
Her oyun arkasında bir beklenti vardır.
Bir umut vardır.
Bir talep vardır.
Bir güven vardır.
Belki iş bekleyen bir genç vardır.
Belki geçim sıkıntısı çeken bir emekli vardır.
Belki yol bekleyen bir köy vardır.
Belki su isteyen bir mahalle vardır.
Belki çocuğuna iyi bir gelecek isteyen bir anne vardır.
Dolayısıyla siyasetçi, aldığı oyların yalnızca kaç tane olduğuna değil, o oyların kendisine ne söylediğine bakmalıdır.
Çünkü sandığı kazanmak başka şeydir, sandığın verdiği mesajı anlayabilmek başka şey…
★
Halkı doğru okuyan siyasetçi, bir sonraki seçimde aldığı oyu yalnızca korumayı değil, üzerine koymayı hedefler.
Çünkü bilir ki koltuk tapulu mal değildir.
Makam kimseye babasından miras kalmamıştır.
Bugün alkışlayan halk, yarın hesap da sorabilir.
Bugün sandıkta sizi yukarı taşıyan irade, yarın yine aynı sandıkta sizi aşağı indirebilir.
Bu nedenle siyasetçinin en büyük rehberi, etrafındaki alkışçılar değil, halkın kendisi olmalıdır.
Etrafınızdakiler size her şeyin güzel olduğunu söyleyebilir.
Danışmanlarınız önünüze güzel raporlar koyabilir.
Sosyal medya hesaplarınız başarı hikâyeleriyle doldurulabilir.
Ama sokakta vatandaş başka bir şey söylüyorsa, asıl rapor odur.
Çarşıdaki esnafın sözü rapordur.
Pazardaki annenin hesabı rapordur.
İş arayan gencin sessizliği rapordur.
Emeklinin ay sonunu getiremeyişi rapordur.
Mahallesinde hizmet bekleyen vatandaşın serzenişi rapordur.
Halkı okumak işte budur.
★
Dolayısıyla Ferdi Tayfur’un o kısa cevabında çok büyük bir incelik görüyorum:
“Beni doğru okudular mı?” demiyor.
“Ben onları doğru okuyabildim mi?” diyor.
İşte siyasetçinin de kendisine sorması gereken soru tam olarak budur.
“Halk benim yaptıklarımı anlamadı.” demek kolaydır.
“Projelerimizi anlatamadık.” demek kolaydır.
“Vatandaş kıymetimizi bilemedi.” demek daha da kolaydır.
Zor olan, aynaya bakıp şu soruları sorabilmektir:
“Acaba biz halkı anlayabildik mi?”
“Vatandaşın ne istediğini görebildik mi?”
“Sokağın sesini duyabildik mi?”
“Bize oy veren insanların beklentilerine layık olabildik mi?”
“Bize oy vermeyenlerin neden vermediğini anlayabildik mi?”
★
Eğer siyasetçi bu soruları kendisine samimiyetle sorabiliyorsa, hâlâ halkla arasında güçlü bir bağ var demektir.
Ama vatandaşın sesini duymayı bırakıp yalnızca kendi sesini dinlemeye başlamışsa, tehlike çanları çoktan çalmaya başlamıştır.
Çünkü siyasette en büyük kopuş, halkın siyasetçiyi tanımamasıyla değil, siyasetçinin halkı tanıyamamasıyla başlar.
★
Şunu hiçbir zaman göz ardı etmemek gerekir.
Sanatçıyı yıllarca yaşatan şey halkın gönlüdür.
Siyasetçiyi iktidara taşıyan şey de halkın iradesidir.
İkisinin de ortak noktası insandır.
Biri gönüllere hitap eder, diğeri insanların hayatına dokunmak için görev ister.
Ama ikisi için de değişmeyen bir gerçek vardır:
Halk sizi bugün zirveye çıkarabilir, yarın ise unutabilir.
Kalıcı olmanın yolu, halkın yalnızca ne söylediğini değil, bazen söylemeden sustuklarını da okuyabilmekten geçer.
★
Ferdi Tayfur’un yıllar önce verdiği o cevap bu nedenle çok değerlidir:
Mesele, halkın sizi doğru okuyup okumaması değildir.
Asıl mesele, sizin halkı doğru okuyup okuyamadığınızdır.
★
Ve özellikle siyaset yapan herkes şunu unutmamalıdır ki;
Halkın verdiği oy, başarının sonu değil; sorumluluğun başlangıcıdır.
Size verilen oyu gerçekten doğru okuyabildiyseniz, bunun karşılığını bir sonraki seçimde daha fazla güven kazanarak alırsınız.
Yok, okuyamadıysanız…
Hele bir de “Ben partimden istifa ediyorum, başka partiye gidiyorum.” diyerek size verilen siyasi iradeyi kendi iradenizmiş gibi görüyorsanız…
Sandık günü geldiğinde halk size ne demek istediğini zaten yeniden anlatır.
Hem de bu kez söze hiç ihtiyaç duymadan.