Gazi Mustafa Kemal Atatürk Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucu önderiydi. Ülkesinin her karış toprağında emeği vardı. Halkına örnek olsun diye her alanda faaliyet gösterdi. Mal varlığı doğal olarak epeyce fazla görünüyordu. Ama o Dünya’da hiçbir liderin yapmadığını yapıp TÜM MAL VARLIĞINI ULUSUNA BAĞIŞLADI. Peki, o gün neler yaşandı? İşte o gün yaşananlar…

5 Ekim 1938, saat 08.00

Atatürk erkenden uyanmıştı. Başında beklerken bulduğu kütüphanecisi Nuri Ulusu’ya, “Bana hemen Mehmet’i gönderin!” dedi kısık bir ses tonuyla.

Berber Mehmet Tanrıkut Mete o aralar erken kalkmasına alışkın olmadığından, merak ve telaşla alet edavatını alıp hemen Atatürk’ün yatak odasına koştu.

“Emredin Paşam!”

“Hemen görevini yap Memo! Saçımı, başımı düzeltiver her zamanki gibi. Sonra da banyo alacağım…”

Berber Mehmet sesinde bir burukluk sezdi ama soramadı. İşine koyuldu, solgun yanaklarında usturasını gezdirdi, tıraşını tamamladı, arkadaşlarıyla Ata’sını banyoya götürdü…

Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ün vasiyetnamesinin taslağını ha- zırladıktan sonra konuyu Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp’e açtı. Ev halkının telaşlanmaması, konunun yayılmaması için getirilecek noter, Prof. İrdelp’in eski bir doktor arkadaşı olarak tanıtılacak ve sözüm ona konsültasyon için gelmiş olacaktı.

Noter olarak Beyoğlu 6. Noteri İsmail Kunter seçildi.

Noter Kunter  daha önce İstanbul 2. Asliye Hukuk Mahkemesi Başkanlığı, temyiz üyeliği gibi görevlerde bulunması ve bu görevlerde gösterdiği liyakat, seçilmesinde önemli rol oynamıştı.

Hasan Rıza Soyak hazırladığı vasiyetname taslağını getirdiğini söyleyince, Atatürk’ün cevabı, “Derhal yazalım, kapıyı kapa, kimse içeri girmesin,” oldu.

Çocuklarım dediği berberi Mehmet Tanrıkut Mete, kütüphanecisi Nuri Ulusu ve sofracıbaşısı İbrahim Ergüven olağandışılığın hemen farkına vardı ama yapacakları hiçbir şey yoktu, çaresizlik dehlizlerinde birbirlerinin gözlerinin içine bakakaldılar.

Atatürk doğrulup yatağın içine oturdu, önüne ayaklı yemek tablasını aldı ve yazmaya başladı. Çok sakindi. Arada bir yaz dıklarına da göz attı. Hem yazıyor hem de bazı kelimeleri değiştiriyor, cümleleri manalarına zarar vermeden kısaltıyor ve sadeleştiriyordu.

Hasan Rıza Soyak bir ara, “Atatürk’üm yoruldu iseniz bırakınız, birkaç saat sonra devam edersiniz,” dedi. Yanıtı kesin oldu:

“Hayır, hayır başladık, bitirelim.”

Altı maddelik vasiyetnamesinde, kendisine üç gün önce mektup yazan ve ağır bir safrakesesi rahatsızlığı geçiren İsmet İnönü’yü de unutmadı:

“Hasan Bey, neme lazım İsmet kardeşim de ağır hastadır. Ölürse çocukları açıkta kalmasın…”

6 Ekim 1938

Karaköy’de Toptaş Hanı’nın alt katında çalışmakta olan Beyoğlu 6. Noteri İsmail Kunter, saat 11.10 sıralarında telefonla Dolmabahçe Sarayı’na davet edildi.

Çağrı acildi ve görev için gerekli evrakı da alarak gelmesi istenmişti. Saray kapısındaki görevlilere, Atatürk’e yapılacak konsultasyon için Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp’in bir doktor arkadaşının geleceği bildirilmişti. Bu sebeple hemen içeri alındı.

Atatürk deniz tarafındaki pencerelerin önüne koydurduğu şezlonga oturmuş, sigara içiyordu. Konuğunu görünce, “Buyursunlar,” diyerek üçüne de karşısında yer gösterdi.

Konuklar oturdular. Atatürk, Noter İsmail Kunter’le bir süre sohbet etti. Kahvelerin içilmesinden sonra Noter Kunter, bir soru sormak için izin istedi ve izin verilmesi üzerine neden çağrıldığını sordu. Bunun üzerine Atatürk, önündeki sigara masasının üzerine koyduğu zarfı ona uzattı, “Bu benim vasiyetnamedir. İcap ettiği zaman lütfen kanuni muamelesini yaparsınız,” dedi.

İsmail Kunter hemen bir tutanak hazırlayarak Atatürk’e, tanık olarak da Hasan Rıza Soyak ve Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp’e imzalattı. Tutanağın bu bölümünde şöyle deniliyordu:

“Davet sebebini kendilerinden sorduğumda (kendi elimle yazıp zarf içine koyduğum vasiyetnameyi size tevdi ediyorum. Bu vasiyetnamenin muhafazasını ve kanuni hükümlerinin yerine getirilmesini isterim) buyurdular. Bana kapalı olarak verilen zarfı alırken Neşet Ömer İrdelp ve Hasan Rıza Soyak hazır bulunuyorlardı. Zarfı muhafaza için aldım ve bu zabıt varakasını tanzim ederek vasiyetnameyi tevdi eden ulu önderimiz Atatürk’e, hazır bulunanlara imza ettirdim. Ve ben de altını mühürleyerek imza ettim”

vasiyetname

Erdal Sakız cinayetinde şok detay Erdal Sakız cinayetinde şok detay

Atatürk’ün 5 Eylül 1938 günü Dolmabahçe Sarayı’nda kendi eliyle yazdığı, ölümünden sonra 28 Kasım 1938 günü Ankara’da Üçüncü Sulh Hukuk Mahkemesi Hakimliği’nce açıklanacak vasiyetnamesinde şunlar yazılıydı:

“Dolmabahçe, 5-IX-1938
Pazarrtesi

Malik olduğum bütün nukut (para) ve hisse senetleri ile Çankaya’daki menkul ve gayrimenkul emvalimi (ev, dükkân, tarla gibi taşınamayan mallar) Halk Partisi’ne atideki (ilerideki) şartlarla terk ve vasiyet ediyorum:

Nukut ve hisse senetleri şimdiki gibi İş Bankası tarafından nemalandırılacaktır.

Her seneki nemadan bana nispetleri şerefi mahfuz kaldıkça, Makbule’ye ayda bin, Afet’e sekiz yüz, Sabiha Gökçen’e altı yüz, Ülkü’ye iki yüz lira ve Rukiye ve Nebile’ye şimdiki yüzer lira verilecektir.

Sabiha Gökçen’e bir ev de alınabilecek para verilecektir. Makbule’nin yaşadığı müddetçe Çankaya’da yaşadığı ev de emrinde kalacaktır.

İsmet İnönü’nün çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç oldukları yardım yapılacaktır. Her sene nemadan mütebaki miktar yarı yarıya Türk Tarih ve Dil kurumlarına tahsis edilecektir.

K. Atatürk”

vasiyetname-1

6 Ekim 1938
Saat: 12.30

Berber Mehmet ve arkadaşları odanın dışında; olup bitenleri görmezken gerçeği tahmin etmekte hiç de güçlük çekmemişlerdi. Her birinin gözleri kan çanağına döndü, boğazlarına gülle oturdu, kahroldular.

Aynı gün Prof. Dr. Fiessinger dördüncü defa İstanbul’a gelecek, Dolmabahçe’de Atatürk’ü muayene edecek, Atatürk ise İstanbul’un kurtuluşunun 15. yıldönümü nedeniyle gece düzenlenen fener alayını, Dolmabahçe Sarayı önüne gelen halkın coşkusuyla mutlu olmaya çabalayacaktı...

Uğruna canını ortaya koyduğu halkı gırtlaklarını yırtarcasına, her şeyden habersiz, olanca gücüyle haykırıyordu.

“YAŞA ATATÜRK, VAR OL ULU ÖNDER!”

Yaşar Gürsoy

Kaynak:
Atatürk ve Berberi – Hoşça kalın Çocuklar
Atatürk’ün Katilleri ve O Doktor