İYİ Parti lideri Akşener, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, Erdoğan'a yüklendi ve kendisinden açılıktan ölen, yeterli beslenemeyen çocukların hesabını soracağını ifade etti.

İYİ Parti lideri Meral Akşener, grup toplantısında Cumhurbaşkanı Erdoğan'a yüklendi.  Akşener, "Beni, Eskişehir’deki Nur Elif ilgilendiriyor, ve onun için senden hesap soracağım! Beni, Van’daki Muharrem ilgilendiriyor, ve onun için senden hesap soracağım! Beni, Adana’daki Emine ilgilendiriyor, ve onun için senden hesap soracağım!" dedi.

Akşener sözlerinin devamında, "Sen bu memlekette varlık içinde yaşarken, kestane ballarıyla, manda yoğurtlarıyla, Medine hurmalarıyla, sefa sürerken, yokluktan, yoksulluktan ölen, açlığa mahkûm ettiğin çocuklarımız için, senden hesap soracağım! Bu kürsüden defalarca gündeme getirmeme rağmen rüzgargülü projemizi devreye almak yerine, utanmadan yasaklattığın için senden hesap soracağım!" şeklinde konuştu.

İYİ Parti lideri Meral Akşener, partisinin grup toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Akşener'in açıklamalarından öne çıkanlar şu şekilde: 

Aziz milletim, değerli milletvekilleri, sevgili gençler, kıymetli basın mensupları;

Sizleri saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Grup toplantımıza hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.

Sözlerimin başında, meclis gündemine gelecek, ucube bir yasadan bahsetmek istiyorum.

Biliyorsunuz Ak Parti iktidarı, sendikal örgütlenmeye, yüzde 2 barajı getirerek, üye kaybı yaşayan, yandaş sendikalarını, kurtarmaya çalışıyor.

Bunu yaparken de, diğer sendika üyelerine, adeta 2’nci sınıf üye muamelesi yapmak istiyor.

Bu düzenleme, daha önce, yüzde 1 olarak uygulanmak istenmiş, ama, sendikalar arasında eşitsizlik doğuracağı gerekçesi ile,

Danıştay tarafından iptal edilmişti.

İktidar ise, her zamanki hukuk tanımazlığıyla, bu defa, oranı, yüzde 1’den, yüzde 2’ye çıkararak, yeniden getiriyor.

Düzenlemeden, yaklaşık 250 bin memurumuz etkilenecek.

188 sendika ve 9 konfederasyonun da, faaliyetlerine devam etmesi, mümkün olmayacak.

Bundan sonra da, yeni sendikaların kurulmasının, önüne geçilmiş olacak.

Ayrıca, sendika üyesi olması yasaklanan, yaklaşık 1 buçuk milyon, kamu görevlimiz de, 706 liralık ödemeden mahrum kalacak.

Ez-cümle, yine buram buram insan odaklılık kokan,

Ak Parti’ye yakışır bir ucube düzenlemeyle, karşı karşıyayız.

Bu anlamsız düzenlemeye, gerek komisyon üyelerimiz, gerek de milletvekillerimiz, gereken tepkiyi verdi.

Ancak, milletimizin aleyhine olan, her teklifte olduğu gibi, bu teklif de, maalesef, Cumhur İttifakı çoğunluğu ile, komisyondan geçirildi.

Grup başkanvekilimiz, Erhan Usta ile, Adana milletvekilimiz, İsmail Koncuk, Konya Milletvekilimiz Fahrettin Yokuş Bey’ler, konuyu takip ediyorlar.

Bu hukuka açıkça aykırı ve sendikal örgütlenmeyi engelleyici teklifin, kanunlaşmaması için, İYİ Parti olarak, Genel Kurul’da da, üzerimize düşen sorumluluğu, yerine getireceğiz.

Aziz milletim;

Daha önce söylemiştim, bugün de tekrar ediyorum.

Bugün ülkemizde, iktidar eliyle oluşturulan, bir Cumhuriyet kriziyle, karşı karşıyayız.

Millet ile devlet arasındaki bağı, koparanların; devletin sahipliğini, milletin elinden almaya kalkanların;

Partili Cumhurbaşkanlığı denilen, ucube bir sistemle, koskoca Türk Devleti’ni, bir kişiye ve etrafındaki yandaş takımına, amade edeceğini düşünenlerin;

Sebep olduğu bu krizin sonuçlarını, artık hayatımızın her alanında hissediyoruz.

“Kimsesizlerin kimsesi” olan, kerim devlet anlayışımızın yerini,

“Milletini kimsesiz bırakan” ucube bir yönetim anlayışının aldığına, üzülerek şahit oluyoruz.

Her çocuğun geleceği, her gencin umudu, her kadının güvencesi olan Cumhuriyetimizi, beğenmeyenlerin; çocuklarımızı açlığa, gençlerimizi mutsuzluğa, kadınları da, endişeye mahkûm ettiği, bir kirli distopyayla, mücadele ediyoruz.

Bu, öyle bir distopya ki;

Artık, “6 yaşında bir çocuk” ile başlayan cümlelerin, devamından korkar olduk.

Çünkü ne yazık ki, artık bu ülkede, 6 yaşındaki çocuklar;

Bir gün tecavüzün, bakın istismarın demiyorum tecavüzün, bir başka gün de, açlığın, şiddetin ve işkencenin konusu olabiliyor.

Bu utancı, bu ülkeye yaşatanlara, yuh olsun, yazıklar olsun!

Aziz milletim;

Biliyorsunuz, birkaç gün önce, Nur Elif yavrumuz, kötü koşullarda yaşadığı ve aç bırakıldığı için hayatını kaybetti.

Daha 6 yaşındaydı…

Nur Elif’e bunları reva gören vicdansızları,

Allah’a havale ediyorum!

Şimdi, iktidar cenahından bazıları çıkıp, utanmadan;

“Zaten anne-babası cezaevindeymiş, akrabaları kötü davranmış, her şeyden de iktidarı suçlamayın.” diyecekler.

Her zaman olduğu gibi, bu olay için de, “bizim ne suçumuz var ki?” diyecekler.

Bu ülkede, bir çocuk öldü, bir çocuk!

Hem de, açlıktan öldü!

Hem de, kötü bakıldığı için öldü!

Soruyorum size:

Çocuklarımıza sahip çıkmak, devleti yöneten iktidarın görevi değilse, kimin görevidir?

İşine geldiğinde; “Dicle’nin kenarında, kurdun kaptığı bir koyun bile, benim mesuliyetim altındadır.” diyenler,

İşine gelmediğinde; Ölen, daha 6 yaşında bir çocuğumuzun, sorumluluğunu, üzerinden atabilir mi?

Atamaz!

Eğer, koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, gücünü kullanan bir iktidar; çocuklarımızı koruyamıyorsa, insanlarımızı sahipsiz, kimsesiz bırakıyorsa, ve üstüne üstlük, mesuliyet almaktan da kaçıyorsa; ortalıkta, “ben ülke yönetiyorum” diye gezemez!

Kardeşim, siz bostan korkuluğu musunuz?

Fakirliği, muhtaçlığı, açlığı bitiremeyecekseniz, neden o makamları işgal ediyorsunuz?

O koltuklarda;

Sarayda sefa sürüp, şaşalı yemekler yemek, özel uçakla, maça gidip gelmek için mi oturuyorsunuz?

Sayın Erdoğan;

Her sıkıştığında, “Bu konu siyasetin konusu değildir” diyerek, işin içinden sıyrılamazsın.

Sana göre neyin siyasetin konusu olup olmadığı, beni zerre ilgilendirmiyor.

Engin birikiminin ve derin fikirlerinin cefasını, zaten milletçe yıllardır çekiyoruz.

Beni, Eskişehir’deki Nur Elif ilgilendiriyor, ve onun için senden hesap soracağım!

Beni, Van’daki Muharrem ilgilendiriyor, ve onun için senden hesap soracağım!

Beni, Adana’daki Emine ilgilendiriyor, ve onun için senden hesap soracağım!

Sen bu memlekette varlık içinde yaşarken, kestane ballarıyla, manda yoğurtlarıyla, Medine hurmalarıyla, sefa sürerken, yokluktan, yoksulluktan ölen, açlığa mahkûm ettiğin çocuklarımız için, senden hesap soracağım!

Bu kürsüden defalarca gündeme getirmeme rağmen,

Rüzgargülü projemizi, devreye almak yerine,utanmadan yasaklattığın için, senden hesap soracağım!

Bunlar daha iyi günlerin.

Milletimizle el ele verip, siyasi rantı, çocuklarımızın hayatına tercih eden, bu kalpsizliğin, bu vicdansızlığın hesabını, sana sandıkta soracağım!

Hiç merak etme, çok az kaldı!

Aziz milletim;

Türkiye, artık patolojik semptomlar gösteren, tehlikeli bir zihniyet tarafından yönetiliyor.

Maalesef, empati, vicdan, sorumluluk bilinci gibi, insani kavramlarla bağını tamamen koparmış,

sosyopat bir yönetim anlayışıyla, karşı karşıyayız. Bu bir gerçek.

Nitekim bu gerçeği, iktidar mensuplarının her hareketinde, her cümlesinde, her kelimesinde, endişe verici bir sıklıkla görüyoruz.

Beceriksizleriyle fakirleştirdikleri; asgari ücretlimizin, memurumuzun, emeklimizin maaşlarına, yapmak zorunda olukları, düzenlemede bile, bu gerçeğe şahit oluyoruz.

Biliyorsunuz, son olarak, Türkiye’nin en yakıcı meselelerinden biri olan,

EYT’li kardeşlerimizin durumuna ilişkin, sorulan bir soruya,

“EYT mi?” diye cevap veren, Nebati Bakan, birbirinden ciddiyetsiz açıklamalarına, geçtiğimiz günlerde, bir yenisini daha ekledi.

Çıktı, hiç utanmadan, zerre sıkılmadan, bu milletin gözünün içine baka baka;

"Asgari ücretliye de, memura da, emekliye de, ne verilse haklarıdır.

Dar gelirliye, fakir fukaraya vermek, bereket getirir.” dedi.

Yanlış duymadınız.

Aynen böyle dedi.

Bu ne cürettir!

Bu ne utanmazlıktır!

Bu ne saygısızlıktır!

Hayırdır Sayın Bakan, sadaka mı dağıtıyorsunuz?

Lütufta mı bulunuyorsunuz?

Kendinize gelin!

Siz babanızın değil, milletin hazinesinin başında duruyorsunuz!

Aile şirketinizde, sosyal sorumluluk projesi yürütmüyorsunuz; devlet yönetiyorsunuz, devlet!

Yandaşlarınıza peşkeş çektiğiniz,

Bay Kriz’e feda ettiğiniz, ve batmaya mahkûm ettiğiniz o hazinede; kaç yetimin hakkı var, biliyor musunuz?

Paramızı pul ettiniz, yetmedi!

Gücümüzü hiç ettiniz, yetmedi!

İtibarımızı ağızlara sakız ettiniz, yine yetmedi.

Şimdi de, milletimizle dalga mı geçmeye başladınız?

Eğer fındık kadar aklınız, incir çekirdeği kadar vicdanınız varsa; söylediklerime, iyi kulak verin.

Bu ülke sahipsiz değildir.

Bu ülkenin sahibi, aziz ve cefakâr Türk milletidir.

O yüzden haddinizi bilin!

Cıvık cıvık açıklamalar yapıp, bu milletin haysiyetiyle oynamayın, vatandaşın sabrını da, giderayak, daha fazla zorlamayın!

Amaaaa, madem hazineye bereket gelsin istiyorsunuz;

O zaman size bu kürsüden hatırlatmak istiyorum:

Yalanın olduğu yerde, bereket olmaz!

Hırsızlığın olduğu yerde, bereket olmaz!

Haksızlığın olduğu yerde, bereket olmaz!

Yolsuzluğun olduğu yerde, bereket olmaz!

Ahlaksızlığın olduğu yerde, bereket olmaz!

Altı yaşındaki çocukların evlendirildiği yerde, bereket olmaz!

Ez cümle;

Sizin ayağınızı bastığınız hiçbir yerde bereket olmaz!

Çünkü, milletimizin ütüldüğü kumar masalarında, bereket bulunmaz!

Değerli dava arkadaşlarım;

Bereket, milletin olduğu yerde olur.

Milletin kalbinin, vicdanının ve iradesinin dinlendiği yerde, bereket olur.

Millete rağmen değil, milletle beraber yol yürüyorsanız, bereket olur.

Ancak milletin sesinden, vicdanından ve iradesinden kaçanlar, bu sözlerimizi elbette anlamazlar.

Ülkemize Cumhuriyet krizi yaşatanlar, elbette bizi duymazlar.

Kendi geleceği için, Türkiye’nin geleceğiyle kumar oynayanlar, elbette bizi dinlemezler.

Neden biliyor musunuz?

Çünkü onların asıl dertleri; millet iradesini, ülke yönetimine, eksiksiz, tam ve belirgin bir şekilde yansıtan Cumhuriyetle.

Çünkü onların asıl dertleri, demokrasiyle…

Çünkü demokrasilerde;

Sözün sahibi millettir.

Hakkın sahibi millettir.

Devletin sahibi millettir.

Ancak sözü de, hakkı da, devleti de, kendilerinin malı bilenler, bunu hazmedemezler.

Çünkü demokrasilerde;

Devletin ve milletin başında, tek bir kuvvet vardır.

O da, millet iradesidir.

Ama, şahsi ikballerinin peşinden koşanlar, millet iradesinin kuvvetinden korkarlar.

Biz, Türk Milleti olarak, demokrasi tarihimiz boyunca, bu korkaklığın örneklerini, çok gördük.

Vesayet odaklarının oyunlarına,

Vesayete köle olanların tezgahlarına, millet iradesini bastırmaya çalışanların acizliğine, çok tanık olduk.

Demokrasimizi, bir türlü içine sindiremeyenlerin hazımsızlığına, çok şahit olduk.

Hiçbirinde başarılı olamadılar.

Hiçbirinde millet iradesini aşamadılar.

Hiçbirinde kazanamadılar.

Bu durumun, en son örneği de, bizzat Ak Parti iktidarıdır.

Hatırlayın, 31 Mart İstanbul seçimlerini, düzmece yalanlarla iptal ettiler.

Sandıkların güvenliğinden kendileri sorumluyken, muhalefeti, hile yapmakla suçladılar.

Üzerinden, 3 buçuk sene geçti.

Tek bir kişi bile yargılanmadı.

Kuyruklu yalanlarını destekleyecek, tek bir delil bile bulanamadı.

Ama, siyasi tarihimize, bu kara lekeyi sürenler, utanmadılar.

Milletimizden, bir özür bile dilemediler.

Peki sonuçta ne oldu?

Millet iradesi yok sayıp, demokrasiye indirmeye çalıştıkları, darbenin karşılığında,

İstanbul’u bir kere değil, tam iki kere kaybettiler.

Belli ki, hâlâ daha akıllanmamışlar…

Hâlâ daha, hezimeti hazmedememişler.

Hâlâ daha, millet iradesini kabullenememişler.

Hâlâ daha, demokrasiyi içselleştirememişler.

Ve bu sefer de, Türkiye’yi kaybedecekler…

Nitekim, geçtiğimiz Çarşamba günü,

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımız, Ekrem İmamoğlu hakkında verilen, hapis ve siyasi yasak kararıyla;

Ak Parti iktidarının; millet iradesini bastırmaya çalışan, bir vesayet rejimi olduğu, bir kez daha, gözler önüne serildi.

Yargıyı, demokrasiye karşı, bir sopa olarak kullanan,

28 Şubat zihniyetinin, günümüzdeki temsilcisi olduğu, bir kez daha açığa çıktı.

Seçimle alamadıkları İstanbul’u,

Hatta düzelteyim, seçimle alamayacakları İstanbul’u, yargı yoluyla almak için, yine bir rezilliğin, peşine düştüler.

Kadınlara “sürtük” demenin, suç sayılmadığı bu ülkede,

İç İşleri Bakanı’nın “ahmak” sözünü iade etmek, suç sayıldı.

Belediye Başkanı’na “ahmak” demek meşru; ama ahmak sözünü iade etmek, suç sayıldı.

Aslında, Haziran ayında görülen davada, yargı kararını vermişti.

Kararın açıklanmasına, iki gün kala, davanın hakimi değişti.

Yani, seçimleri iptal ettikleri gibi, hakimi de iptal ettiler.

Sonra da, bu saçmalığa ceza verecek bir hakim bulmak için, tüm Türkiye’yi taradılar.

Ve sonunda, Ak Parti teşkilatıyla, boy boy fotoğrafları olan bir hakimi, davanın başına atadılar.

Sonuç?

Sonuç ortada.

Planlı ve programlı bir şekilde, siparişle çıkartılan, absürt bir ceza kararı…

Bakın, altını çizerek söylüyorum:

Bu karar, Recep Tayyip Erdoğan’ın seçim gündemidir.

Bu karar, millet iradesine yapılmış, vesayetçi bir müdahaledir.

Bu karar, Türk demokrasisine vurulmuş bir darbedir!

Aziz milletim;

İktidar mensupları, sandıkla kaybettikleri İstanbul’u, yargı gücünü, kötüye kullanarak geri alma peşindeler.

Yıllarca, bedavadan seçim kazanmanın, şımarıklığını yaşadılar.

Yıllarca, milletimize, maraba muamelesi yaptılar.

Ama, 2023 seçimleri yaklaştıkça;

Kaybedeceklerini, artık anlamaya başladılar.

Milletin gözünden düştüklerini, fark etmeye,

Milletin vereceği hükümden, korkmaya başladılar.

Milletin gözünden, neden düştüler biliyor musunuz?

Çünkü milletimiz, Ak Parti’ye mecbur olmadığını gördü.

İstanbul’da gördü, Ankara’da gördü.

Adana’da, Antalya’da, Hatay’da gördü.

Millet İttifakı’nın kazandığı, birçok şehirde, bu gerçeği, tüm çıplaklığıyla gördü.

Kendisine, hak ettiği gibi hizmet eden, belediye başkanlarımızı gördükçe;

İktidarın tek derdinin, kendi sefası olduğunu anladı.

Mesela, pandemi döneminde;

İktidarın yapamadığı sosyal yardımı, İstanbul’da, Ankara’da ve daha birçok büyükşehrimizde, ortaya koyan,

Millet İttifakı belediyelerini gördükçe, Ak Parti’nin vasatlığını gördü.

Her türlü engellemeye, mobinge, iftiraya ve tuzağa rağmen,

Ekrem Başkan da, Mansur Başkan da, diğer belediye başkanlarımız da, olağanüstü çaba gösterdiler.

Onların bu çabaları, Millet İttifakı’na olan güveni artırdı.

Onların başarısı, iktidarın yalanlarını çökertti.

Onların çalışmaları, korku senaryolarını boşa çıkarttı.

Muhalefetin güçlenmesinde,

Millet İttifakı’nın belediye başkanlarının katkıları, yok sayılamaz.

İşte bu yüzden de, onlardan çok korkuyorlar!

Milletimizin onlara olan sevgisini kıskanıyorlar!

Onların önünü kesmek için, her türlü rezilliği de yapıyorlar.

İşte tam da bu nedenle, onlara uzanan elleri kırmak, değişime inanan herkesin, boynunun borcudur!

Ben de, 14 Aralık’ta, bu borcun gereğini yapmak için, yola çıktım.

İstanbullunun iradesine, vurulmaya çalışılan darbeye karşı, tıpkı 2019’daki gibi, Ekrem kardeşimizle, omuz omuza durmaya gittim.

Bundan yirmi sene önce, yaşadığı haksızlık karşısında, nasıl Sayın Erdoğan’ın yanına koştuysam, bu sefer de, Ekrem kardeşimin yanına koştum.

Bundan 20 sene önce, nasıl Emine Hanım’ın yanına koştuysam, bu defa da, Dilek kızımın yanına koştum.

Linç edilmeye çalışıldığında, Nasıl Kemal Kılıçdaroğlu’nun yanına koştuysam, bu defa da, Ekrem İmamoğlu’nun yanına koştum.

Bugüne kadar, meydanı boş bulmanın şımarıklığı ile, her istediklerini yaptılar.

Bugün de, hizmetleriyle milletin kalbini kazanan bir belediye başkanımızı, hukuksuzluk yoluyla diskalifiye etmeye çalıştılar.

Dün kendilerine yapılanları, bugün Ekrem Başkan’a yapmaya kalktılar.

Ama artık bu meydanın boş olmadığını, Saraçhane’de gördüler.

Bugün, hedefleri Ekrem Başkan’dı.

Bu yüzden, İYİ Parti olarak biz de, amasız, fakatsız onun yanındaydık.

Bir saniye düşünmedik, bir dakika gecikmedik, haberi alır almaz yola çıktık.

Demokrasimizin, sahipsiz olmadığını hatırlatmak için, İstanbulluların iradesinin, çiğnenemeyeceğini haykırmak için,

Kaybetme korkusundan gözü dönenlere karşı, dimdik durmak için, Saraçhane’deydik.

Devlet Bahçeli: Adayımızın sonuna kadar arkasındayız Devlet Bahçeli: Adayımızın sonuna kadar arkasındayız

Biz dün neredeysek, bugün de oradayız.

Kim ne derse desin, yarın da, aynı yerde olmaya devam edeceğiz.

Şayet bu kafa, yarın da hedefine, Mansur Başkan’ı koyarsa;

Bu sefer de, bir saniye düşünmeden, bir dakika gecikmeden, onun yanında dimdik dururuz.

Bugün nasıl ki;

“Saray sizinse, Saraçhane bizimdir!” dediysek;

Gerekirse; “Beştepe sizinse, Ankara bizimdir!” demeyi de, çok iyi biliriz.

Eğer ki onlar;

Seçim kazanma uğruna, tehdit gördüğü herkesi, bertaraf etmeye ant içtiyse,

Biz de;

Milletin sevgisini kazanmış herkesin yanında, kaya gibi durmaya,Türk Milleti’nin huzurunda, ant içtik!

Eğer ki onlar;

Koltuklarını korumak için, millet iradesini yok saymaya ant içtiyse,

Biz de;

Cumhuriyetimizin izinde, demokrasimize sahip çıkmaya, Türk Milleti’nin huzurunda, ant içtik!

Eğer ki onlar;

Nefislerinin, hırslarının ve çıkarlarının esiri olmaya ant içtiyse,

Biz de;

Milletin sesinin, taleplerinin ve tercihlerinin temsilcisi olmaya, Türk Milleti’nin huzurunda, ant içtik!

Değerli dava arkadaşlarım;

Belli ki bu duruşumuz, birilerinin çook zoruna gidiyor…

Sanki talimatı kendileri vermemiş gibi, komplo teorileri üretiyorlar.

Yargı operasyonları yetmezmiş gibi, şimdi de, algı operasyonları yapıyorlar.

beceriksizliklerini gizlemek için, bize çamur atıyorlar.

Milletin değişim isteği, körelsin istiyorlar.

Umutsuzluk, hakim olsun istiyorlar.

Millet dayanışma gösteremesin, herkes, kendi derdine düşsün istiyorlar.

Ama, çok önemli bir gerçeği unutuyorlar.

Hep söylerim:

Gerçeklerin, mutlaka ortaya çıkmak gibi, çok güzel bir huyu vardır.

Buradan, kendisine hatırlatmak istiyorum:

Kendi derdine düşen sensin, Sayın Erdoğan!

Korkuyorsun!

Hem de, o kadar çok korkuyorsun ki; zamanında sana yapılanın, kendi yaşadığın haksızlığın, önüne koyulan siyasi engelin, bir benzerini yapacak kadar, yaptıracak kadar, aciz durumdasın!

Hatta, Ekrem Başkan’a çektiğin operasyonu savunmak için, 20 sene önce okuduğun şiirin, suç olduğunu söyleyecek kadar, paniklemiş haldesin!

Ama, sen hiç merak etme;

Sen ne kadar korkaksan, biz de o kadar kararlıyız.

Çünkü biz cesaretimizi, milletimizden alıyoruz.

Ve biliyoruz ki, iyilerin görünmez orduları vardır.

Bu yüzden milletin iradesine, cesaretle sahip çıkacağız.

Milletin, sandıkla emanet ettiği iradeyi, ucuz numaralara, kurban ettirmeyeceğiz.

Siz çökmeye alışmışsınız.

Ama biz buradayken;

İstanbul’a çökmenize, asla izin etmeyeceğiz!

Size göre demokrasi bir araç olabilir.

Ama bize göre demokrasi;

Türk Devleti’nin varlığı, Türk Milleti’nin huzuru için, vazgeçilmez bir amaçtır.

Çünkü biz; kalbimizde şahısların ve zümrelerin tahakkümünü taşıyanlardan değiliz!

Bir grup siyaset esnafının çizdiği rotayı, sözüm ona demokrasi diye, pazarlayanlardan da değiliz!

Kendi siyasi ikbalimiz için, demokrasiyi, aparat yapanlardan da değiliz!

Makam mevki için gözü dönenlerden ise, hiç değiliz!

Çünkü bize göre demokrasi; bir tercih değil, bir mecburiyettir!

Bu yüzden de, demokrasiden taviz vermek, bizim siyaset anlayışımıza aykırıdır!

Ama kimse merak etmesin!

Nasıl ki, tarih boyunca, yapılan her zorbalığın, her haksızlığın, her adaletsizliğin karşısında, dimdik duracak, babayiğitler olmuşsa;

Bugün de, millet iradesinin üzerinde, vesayet kuran, bu Firavun iktidarını yıkacak, Musa’lar da elbette var!

“Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet!” diye haykıracak, cesurlar da elbette var!

“Yeter söz milletindir!” diyerek itiraz edecek, asil yürekler de elbette var!

Şunu asla unutmayın:

Milletten koparak, siyaset yapmaya çalışanların, ortak özelliği; en nihayetinde, milletin verdiği cezaya, mahkûm olmalarıdır.

Çünkü, ne yaparlarsa yapsınlar;

İlk sözü de, son sözü de, millet söyler.

Bu, dün de böyle olmuştur, bugün de, yarın da, elbette böyle olacaktır!

Çünkü büyük Türk Milleti;

İradesini yok sayanı, yok sayar!

Oyuna ipotek koyanı, yok sayar!

Sabrını sınayanı, yok sayar!

Haklı itirazını bastırmaya çalışanı, yok sayar!

Umuduna ve hürriyet aşkına, gölge düşürmeye çalışanı, yok sayar!

Kendi fikrini, hukuk sananlara da,

Kendine göre, bir devlet hayal edenlere de,

Baktığı dev aynasını, milletin gönül penceresi zannedenlere de, sandıkta gereken cevabı verir.

Dün de vermiştir, bugün de, yarın da, elbette verecektir.

İşte bu yüzden;

Tek bir kişiye bağlı sistemler çöker, demokrasiler ise, yaşar.

İşte bu yüzden;

Tek bir kişiye bağlı sistemler fakirleştirir, demokrasiler ise, zenginleştirir.

İşte bu yüzden;

Tek bir kişiye bağlı sistemler istibdatı getirir, demokrasiler ise, hürriyeti yaşatır.

İşte bu yüzden;

Türkiye’nin zenginliğe, mutluluğa ve huzura kavuşmasının garantisi;

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’dedir!

Türkiye’nin kurtuluşunun anahtarı budur!

Egemenliğin, kayıtsız ve şartsız milletin olması için, tek yol budur!

Vatandaşının ne söylediğinden, ne düşündüğünden, kime oy verdiğinden, kimi sevdiğinden korkmayan,

Kendine ve milletine güvenen, bir yönetim anlayışı,

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem ile mümkündür!

İstisnaların değil, kuralların olduğu,

İmtiyazların değil, hukukun işlediği,

Torpilin değil, liyakatin gözetildiği,

Adamına göre değil, milletimize göre kurulan, adil bir düzen,

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem ile mümkündür!

Ekonominin yarattığı tahribatın, giderilmesi,

Yasakların yerine, özgürlüğün konuşulması,

Toplumsal yaralarımızın, iyileşmesi,

Zorbalığın yerini, adalete bırakması,

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem ile mümkündür!

Değerli dava arkadaşlarım;

“Önce şahsım, önce koltuğum” diyenlere inat;

İYİ Parti olarak biz;

“Önce millet, önce memleket” demeye, inatla devam edeceğiz.

Kara, tipiye, borana, göğüs gereceğiz.

İftiraları, yalanları, dümenleri, boşa çıkartacağız.

Karşımıza diktikleri her türlü engeli, birer birer aşacağız.

Ve 2023’te milletimizle birlikte, öyle bir tarih yazacağız ki;

1923’te kavuştuğumuz, bayram havası, memleketimize, yeniden yayılacak!

2023’te sandık geldiğinde, öyle bir kazanacağız ki;

1950’deki, Demokrat Parti’nin seçim zaferinin mutluluğu, yeniden yaşanacak!

2023’te, sandıklar açıldığında, öyle bir başaracağız ki;

27 Mayıs 1960’da, millet iradesine ket vuranlara karşı;

1965’te iktidara gelen, rahmetli Süleyman Demirel’in gür sesi, yeniden duyulacak!

2023’te, öyle bir iktidara geleceğiz ki,

12 Mart 1971 muhtırasıyla, demokrasi ile bağımızı, kesmek isteyenlere karşı, milletimizin cevabı daha iyi anlaşılacak.

1973 seçimlerinde rahmetli Ecevit’le, rahmetli Erbakan’ın, sandığa yansıyan gücü, yeniden hatırlanacak!

2023 seçimlerinde, milletimiz öyle bir ders verecek ki;

1980’de, demokrasiyi askıya alan darbecilerin, bugünkü ruh ikizleri, aynı, 1983’te rahmetli Özal’ın, tek başına iktidara geldiği gün olduğu gibi, yeniden üzülecek!

Onlar üzülecek ama, 85 milyon, artık hep birlikte sevinecek!

Hep birlikte gülecek!

Hep birlikte konuşacak!

Hep birlikte kazanacak!

Türkiye’nin, iyi ve cesur evlatları!

İşte bu yüzden;

Bugün vakit, umutsuzluk vakti değildir!

Vakit artık, mücadele etme vaktidir!

Milletimize yaşatılan haksızlıkların, hesabını sorma vaktidir!

Sahipsiz bırakılanlara, sahip çıkma vaktidir!

Tüm ucuz siyasi oyunları, bozma vaktidir!

Maskeli baloları dağıtma, kumar masalarını devirme vaktidir!

Dahili ve harici bedhahlara karşı, dimdik durma vaktidir!

Millet iradesinin, kutlu sancağını, mavi göklere kaldırma vaktidir!

Yenilgi yenilgi büyüyen zaferlerden, bizatihi zaferlere geçme vaktidir!

Sandıkları patlatıp, güçlü, zengin ve mutlu Türkiye’yi inşa etme vaktidir!

Sandık ufukta belirdi.

Hakkın vadettiği günler artık doğdu.

Vakit, bugünlerin hakkını verme vaktidir!

Vakit, iktidar vaktidir!

Vakit, İYİlerin vaktidir!

Emin olun, çok az kaldı!

Toplantımızı şereflendirdiniz.

Sağ olun, var olun, Allah’a emanet olun.