Bugün; bu şehirde; insanlar neden gergin ve mutsuz sorusu aklıma takılıyor ve cevabını bulmaya çalışıyorum. Çünkü benim Maraş’ımda eski yıllarda, insanların yüz ifadesinde gülen ve mutlu bir şehri görmek mümkündü. Dertleşmenin, sohbetin en has’ı bu şehirde yapılırdı, herkes birbirini rahatlatırdı. Pandemi’mi,deprem’mi insanları bu hale getirdi desek,bu tam bir cevap olmuyor.Oysa büyük felaketin ardından,acıların bizi daha olgunlaştırmasını beklerken;aşırı bencil,gözü doymayan insancıklar ortaya çıktı. Sonuçta birbirinden kaçan sevginin, saygının yok olduğu ve yalnızlaşan insan şekli beliriverdi.
Peki, insan neden yalnızlaşır? Bu sorunun cevabın araştıralım; bireyler arasındaki iletişim bozukluğumu yoksa derdini anlatacak, bir çözüm noktası bulamamak mı?
İşte tam bu noktada, benim aklıma “liyakat” kavramı ve liyakatli kişiler aklıma geliyor. Bu kavrama gerek sosyal hayatta, gerekse birimlerde çok ihtiyacımız oluyor. Mutlu insanlar önce ailede yetişir, depremden sonra barınma sorunu ailenin en büyük ihtiyacı oldu.
Devletimiz bu konuda hızlı bir şekilde binalar yaptı, sağ olsun! Ancak gerek Çevre Şehircilik, gerekse İl Afet Müdürlüğü’nde “Hak sahipliği” konusu daha ayrıntılı ve hassas ele alınsaydı toplum daha da mutlu olurdu!
Biraz da şehir hafızasını ele alalım; şehirler aslında insan vücudu gibidir; ilgi bekler, bakım ister. Bu yüzden şehrin kalp ritmi önem arz eder, ritim bozukluğu olmayan şehirler gelişen şehirlerdir. Gelişen veya gelişmeyen şehirlerarasındaki fark oraya nasıl çıkıyor.
Gelişmiş toplumlarda; İnsanlar sorunun bir parçası olma yerine, çözümün bir parçasıdır. Zafiyetlerinden arınmış sade ve mütevazı kişilerdir. İşlerini doğru yapma gayreti içindeler ve toplumsal sorumluluklarını iyi bilirler.
Gelişmemiş toplumlarda ise; Sosyal yaşamda davranış şekli ve iç disiplinleri yoktur. Harekete geçmek için hep birilerinin hareketini beklerler. Adeta bu insanlar bir sorun yumağıdır, çözüm yerine hep sorun üretirler. Sürekli sudan sebeplerle bahaneler üretirler. Bencildir, işine geldiği gibi davranır, kural filan dinlemezler
Şöyle bir soruyu kendimize soracak olursak; şehrimizde bu özelliklerden hangisi ağır basıyor diye, galiba gelişmemiş insan tipleri ön plana çıkıyor.
Ne kendimizin farkındayız, nede yaşadığımız kentin! J.Rahsen ‘in dediği gibi ”İnsan kendinin farkında olmadıkça bir hiçtir” Bunun için kendimizden ve yaşadığımız sokaktan başlamalıyız ne doğru, ne yanlış diye sorgulamaya! Çünkü hayat bize istediklerimizi sunar, öyleyse istemesini niye becer edemiyoruz. Diğer kentler nasıl yapıyor bu bu işi öyleyse bizde bir sosyolojik eksiklik var toplum olarak.
Bize sunulmuş yaşamın ne kadar farkındayız, mekânların mimari çizgileri bizi ne kadar ilgilendiriyor? Yaşadığımız mekânlar ile mutluluğumuz ve ruh dünyamız arasında derin bir bağ vardır.
Aslında mekânlar insanları, insanlarda mekânları şekillendirir. Burada bu yaptırımları, en iyi yönleri ortaya çıkaran insanlardır.
Ekmeği paylaşır, mutlu olurduk
Kenarda dertleşip, huzur bulurduk
Özümüzdeki haslet yok olurken
Vay vay ki, ne ara biz böyle bozulduk!