Olsun, ben yeni duydum!

Kahramanmaraş'ın en etkin haber sitesi Genel Yayın Yönetmeni ve köşe yazarı Mustafa Karaaslan bugünkü yazısında ''Olsun, ben yeni duydum!'' diye yazdı.

Abone Ol

Osmanlı döneminde, sertliğiyle nam salmış bir Yeniçeri ağası yolda yürürken karşısına çıkan bir Yahudi’ye ansızın okkalı bir tokat atar.

Neye uğradığını şaşıran adam, yanağını tutarak sorar:

— Aman ağam, durup dururken beni niye dövdün? Ben sana ne yaptım?

Yeniçeri ağası öfkeyle çıkışır:

— Daha ne yapacaksınız? Siz Hazreti İsa’yı çarmıha gerip öldürmüşsünüz!

Adam şaşkınlıkla ellerini iki yana açar:

— İnsaf et ağam! Dediğin olay neredeyse iki bin yıl önce olmuş!

Yeniçeri ağası hiç istifini bozmaz:

— Olsun… Ben yeni duydum!

★★★

KAFANI SALLASANA

Rivayet bu ya…

Fransa’da bir adam, işlediği suç nedeniyle giyotinle idama mahkûm edilir.

İnfaz günü gelip çatar. Mahkûm, giyotinin kurulduğu platforma çıkarılır. Tam o sırada celladın, yalnızca gözlerini açıkta bırakan kukuletasının ardından kendisine bakan kişiyi tanır.

Cellat, komşusudur.

Şaşkınlığını üzerinden atan mahkûm, ona seslenir:

“Komşu, kendini kasma. Sen işini yapıyorsun. Yeter ki canımı acıtma.”

Cellat, çevredekilerin dikkatini çekmeden kısık bir sesle konuşmayı sürdürür. Bir taraftan mahkûmu giyotine yerleştirirken diğer taraftan sohbet eder.

Konu konuyu açar…

Mahkûm konuşmanın rahatlığına kapılır. Korkusu hafifler, bekleyişi sıradanlaşır. Sanki birkaç dakika sonra hayatına kaldığı yerden devam edecekmiş gibi davranır.

Bir süre sonra sabırsızlanarak:

“Komşu, haydi artık işini tamamla!” der.

Cellat sakin bir sesle karşılık verir:

“Kafanı hafifçe sallar mısın?”

Mahkûm başını sallamaya çalışır…

Ve o anda, celladın sohbet sırasında kendisine hissettirmeden gerçekleştirdiği infazla çoktan kesilmiş olan başı, yan taraftaki sepete düşer.

Bu hikâye ne zaman aklıma gelse beni yalnızca güldürmez; uzun uzun düşündürür.

Çünkü insan, bazen başına geleni yaşarken anlayamaz.

Konuşmaya, tartışmaya, kızmaya ve sevinmeye devam eder. Hayatın olağan akışı içinde yol aldığını zanneder. Her şeyin kontrolünde olduğuna inanır.

Oysa bazı şeyler çoktan olup bitmiştir.

Bazen bir dostluk sessizce sona erer ama biz hâlâ eski günlerin hatırıyla konuşmaya devam ederiz.

Bazen bir aile dağılır ama aynı evin içinde yaşamayı sürdürdüğü için bunu kabullenmek istemez.

Bazen adalet yara alır, vicdan susar, değerler aşınır; fakat hayat devam ettiği için hiçbir şey olmamış gibi davranırız.

Bazen de bir toplum, yıllar boyunca elinden alınanları ancak kaybedecek başka bir şeyi kalmadığında fark eder.

Gürültü devam ettiği sürece sessiz çöküşleri duymayız.

Günlük tartışmaların, geçici gündemlerin ve bitmeyen çekişmelerin içinde asıl büyük değişimi gözden kaçırırız. Her gün biraz daha alışır, her yeni yanlışı bir öncekinin üzerine koyarız.

Sonra alıştığımız şeyleri normal, normal sandığımız şeyleri de kaçınılmaz kabul etmeye başlarız.

En tehlikelisi de budur.

Çünkü insanı ve toplumları yalnızca yaşadıkları felaketler değil, o felaketlere zamanla alışmaları da tüketir.

Bir şeyin yanlış olduğunu bildiğimiz hâlde ses çıkarmıyorsak, zamanla o yanlışın parçası oluruz. Bir haksızlığı sürekli izleyip hiçbir şey yapmıyorsak, sonunda haksızlığın varlığına değil, yalnızca sıramızın ne zaman geleceğine odaklanırız.

Hâlbuki bazı gerçeklerle yüzleşmek için son işareti beklememek gerekir.

Çünkü o son işaret geldiğinde, gerçeği anlamakla onu değiştirebilmek arasında çok büyük bir fark olabilir.

İşte böyle zamanlarda kendi kendime şu soruyu soruyorum:

Biz gerçekten yaşamaya ve yolumuza devam etmeye mi çalışıyoruz, yoksa celladın bizi oyalayan sohbetine mi kapıldık?

Bir gün birisi çıkıp:

“Kafanı sallar mısın?” diyecek.

Belki o anda her şeyi anlayacağız.

Ama korkarım ki gerçeği fark ettiğimizde, yapabileceğimiz hiçbir şey kalmamış olacak.