Bugünkü konuyu gençlik üzerine kurmak istedim…
Hani eskiden gençler bir hata yaptıklarında dillerinde şu söz olurdu:
“Aman annem duymasın.”
Bir de daha ağırı vardı:
“Babam duyarsa ne der?”
Şimdi bazı evlerde bu cümlelerin yerini başka bir söz almış gibi:
“Bana kimse karışamaz!”
★
Biz Anadolu insanıyız.
Bizim evlerde çocuk eve geç kaldığında saatten önce annenin yüreği çalışırdı.
Perde aralanır, sokağa bakılırdı.
Baba bir şey söylemezdi belki ama çocuk kapıdan girmeden gözüne uyku girmezdi.
Anne:
“Aç mısın?” diye sorardı.
Aslında demek istediği şuydu:
“Seni merak ettim evladım.”
Baba sevgisini çok belli etmezdi.
Ama dışarı çıkarken:
“Üstüne bir şey al, hava soğuk.” demeyi de ihmal etmezdi.
Biz sevgiyi biraz böyle yaşadık.
Sözümüz bazen sertti ama yüreğimiz yumuşaktı.
★
Eskiden sofraya büyük oturmadan küçük başlamazdı.
Misafir gelince çocuk odasına kaçmaz, önce bir “Hoş geldiniz.” derdi.
Komşuya selam verilirdi.
Büyüğün yanında ses yükseltilmezdi.
Anneye “Sana ne?”, babaya “Sen karışma!” demek kolay kolay akla gelmezdi; gelse bile dile getirilemezdi.
Şimdi bazı evlerde anne baba, çocuğuna bir şey söylerken iki kere düşünüyor.
“Acaba kızar mı?”
“Kapıyı çarpıp gider mi?”
“Bize küser mi?”
Yahu, ne ara anne baba evladından çekinir hâle geldi?
★
Anne diyor ki:
“Evladım, biraz erken gel.”
Cevap hazır:
“Ben çocuk muyum?”
Baba diyor ki:
“Arkadaşlarına dikkat et.”
Cevap:
“Ben bilirim.”
Anne:
“Telefonu biraz bırak.”
Çocuk:
“Benim hayatım.”
Doğru…
Senin hayatın.
Ama o hayatın, ateşin çıktığında sabaha kadar başında bekleyen bir annesi var.
Gece eve gelmediğinde gözü kapıda kalan bir babası var.
Sofraya konan ekmeğin hesabını yapan bir ailesi var.
Özgürlük elbette güzel şey.
Ama özgürlük başka, vefasızlık başka.
★
Yine de bütün suçu gençlere yüklemek kolaycılık olur.
Çünkü bu çocukları biz yetiştirdik.
Ağladı, eline telefon verdik.
Yemek yemedi, tablet açtık.
Misafirlikte ses çıkarmasın diye ekranın önüne oturttuk.
“Ben görmedim, çocuğum görsün.” dedik.
Biz bir ayakkabıyı yıllarca giydik diye ona üç çift aldık.
Biz babamızdan bir şey isterken kırk kere düşündük diye onun her istediğini yaptık.
Niyetimiz kötü değildi.
Evladımız eksiklik yaşamasın istedik.
Ama bazen fazla koruduk.
Hayatın önüne çıkaracağı bütün taşları biz kaldırdık.
★
Bakın gençler…
Bugün annenizin nasihatinden sıkılabilirsiniz.
Babanızın aynı şeyi tekrar tekrar söylemesine kızabilirsiniz.
Ama hayat hızlı geçiyor.
Bir gün o anne susuyor.
Bir gün o baba artık hiçbir şey söylemiyor.
Gölgesini arıyorsunuz ama nafile.
İşte insan en çok o zaman anlıyor.
Keşke annem yine:
“Geç kalma.” deseydi…
Keşke babam yine:
“Aklını başına al.” diye kızsaydı…
Ama bazı “keşkelerin” telafisi olmuyor.
★
Bugün hep soruyoruz:
“Bu gençlik nereye gidiyor?”
Belki de soruyu biraz kendimize çevirmeliyiz.
Asıl soru şu:
“Biz bu gençliği nereye götürüyoruz?”
Aynı sofrada dört kişi oturup dört ayrı telefona bakıyorsa…
Çocuk derdini anne babasına değil, sosyal medyaya anlatıyorsa…
Evde herkes aynı çatı altında ama ayrı dünyalarda yaşıyorsa…
Sonra dönüp yalnızca gençlere kızmak kolay.
★
Anne baba olmak yalnızca çocuğun karnını doyurmak değildir.
Onu iyi bir okulda okutmak değildir.
Üstünü başını almak değildir.
Anne baba olmak bazen sınır koymaktır.
Bazen kızsa da doğruyu söylemektir.
Bazen bütün imkânın varken:
“Hayır evladım, bu olmaz.” diyebilmektir.
Çünkü çocuğa bırakılacak en büyük miras yalnızca ev, araba ya da para değildir.
Edeptir.
Vicdandır.
Aile terbiyesidir.
Büyüğe saygı, küçüğe merhamettir.
Gerisi bir şekilde gelir.
Ama bunlar giderse…
İşte o zaman gerçekten sormak gerekir:
Bu gençlik nereye gidiyor?