Vay MEL'UN İmam'lar(!) vay!

Yazarımız Mustafa Karaaslan " Vay MEL’UN İmam’lar(!) vay!" diye yazdı.

Vay MEL'UN İmam'lar(!) vay!

“MEL’UN” ne demek?

“Lanetlenmiş” demek.

Rüşvetle ilgili bir hadiste geçer “mel’un” kelimesi...

*

Şöyle diyor hadis:

“Rüşvet alan da, veren de mel’undur.”

*

Neden “Vay Mel’un İmam’lar(!) vay” başlığı ile yazı kaleme aldım.

Şunun için:

Bugün gazetesi yazı işleri Müdürü Mesut Tuğrul kardeşim son günlerde en çok konuşulan bir habere imza attı…

Hani şu işadamı “Metin Zalha Hocaoğlu’nun” mallarını üzerlerine alan ve sonra dedikodu çıktı diye tekrar iade eden “Taş mescit ve Ulucami İmamı” haberi…

*

“Taş mecsit İmam’ı(!)”, yaptığı açıklamada şöyle diyor:

 “Metin Zalha Hocaoğlu, bize iyi niyetle vasiyette bulundu. Malları üzerimize aldık. Biz Allah’tan korkan din adamlarıyız” diyor, tamamen amaçlarının “o adamı akrabalarına karşı korumaktı” diye belirtiyor.

“İyi niyetle aldık” diyor, dedikodu olunca “rica minnet mallarını 1 yıl sonra geri verdik” diyerek vicdani davrandık demeye getiriyor.

“Art niyetli olsak verir miydik?” diyor, “o adama sahip çıktık” diye üste çıkmaya çalışıyor.

Ne diyeyim ki:

-Bu ülkenin savcıları, güvenlik güçleri dururken, o mallarını aldığınız ve verdiğinizi iddia ettiğiniz işadamını akrabalarından sizin gibi imamlar mı, koruyacak?

*

Şimdi bu “Taş mescit İmamı’na” soruyorum:

Devletin verdiği maaşın belli…

1. İpek saray sitesinde dairen var mı?

2. Sakarya mahalle tarafında bir ev, bu evin bir odası deniz botu motoru ve malzemelerle dolu mu?

3. Dizel golf ve Renault 9 marka arabaların var mı?

4. Öğrenci oğluna Seat marka Balıkesir’den otomobil aldın mı?

5. En az 3 adet değişik modellerde motosikletin var mı?

6. Peynirdere yolunda 6 dönüm içinde 3 katlı evi olan Bağı’n var mı?

7. Bankada kendi hesabında paran var mı? Veya aile bireyleri üstünde?

8. Annen için ev aldın mı? Koluna 100 gr’lık burma yaptırdın mı?

9. Aile eşrafında dede-nine gibi yaşlılık aylığı alan var mı?

*

Diğer “Ulucami İmamı” ise açıklamasında şöyle diyor:

“Bu Metin Zalha Hocaoğlu’nun iki kız kardeşi vardı. Bunlara miras bırakmayacağım diyordu. Bunun üzerine Ankara’dan bir ağabey çağırdık. Durumu anlattık.” diyor, “Ankara’dan gelen ağabey vasiyeti savcılığa teslim edin vefatında açılır dedi” diye belirtiyor.

“Malları benim üzerime verecekti almadım” diyor, “Arkadaşım Ayhan Küpelikılıç üzerine verdi. Israr etti, birkaç parçasını benim üzerime verdi” diye ahlaki davrandığını belirtiyor.

Sizi gidi İmam(!) efendiler sizi…

Şu soruma cevap verebilir misiniz?

-O ağabey kim? O sizde olduğunu söylediğiniz vasiyeti, o tarihte savcılığa teslim ettiniz mi?

*

Yok, arkadaş yok, bu şehrin bazı “Malum eski İmam(!) veya İmam’larından(!)” dolayı gerçek İmamlarımıza yaklaşmaya dahi korkar olduk…

-Umarım bu İmam’lar(!) ile ilgili gerekenler yapılır. Hoş Müftülük makamında oturan Celal hocam korkmazsa? Bunların şerrinden çekinmezse? Ve bunları görevden alıp başka Cami’ye sürmezse?

*

Şimdi temel soru şu:

“Vay Mel’un İmam’lar(!) vay!” derken muhatabımız kimdir?

- Taş mescit imamı mı?

- Ulucami imamı mı?

*

Ben bu konuda “hadisi şerifi” hatırlatmak istiyorum.

Bu nedenle...

Bu tür İmam(!) veya İmamlara(!) söylenecek sözleri:

“Kamuoyunun takdirine...” bırakıyorum ve sahneden çekiliyorum.

 

DİP NOT: Bu cami imamları, hocaları, görevdeyken hiçbir vakfa, derneğe, üye olamaz diye yasa çıkarılmalı. İnsanların dini duyguları kullanılmamalı, sadece görevlerini ifa etmeli, namaz kıldırırken beyinlerinde şeytanlık geçmemeli… 

***

SIRTINDA NE VAR?

Bu yazımda sizlere bir “kıssadan hisse” paylaşmak istiyorum. Çok duygulandığım bu kıssadan hisseyi okurken hep birlikte kendimize soralım istiyorum. Sahi sırtımızda ne var?

Hadi buyurun bakalım.

*

Bir varmış bir yokmuş :) Böyle başlar ya hani masallar…

Ama bu anlatacağım masal değil, gerçekten yaşanmış bir zamanlar, şimdi masal olsa da…

Efendim delilerin-velilerin çok olduğu o eski zamanlardan birinde, meczubun biri camiye girer, belli ki namaz kılacak… Ama oturmaz, meraklı ve şaşkın gözlerle etrafı süzer-dolanır… Bir oraya, bir buraya her köşeye dikkatlice bakar ve hızla çıkar gider…

Az sonra sırtında bağlanmış odunlarla tekrar gelir camiye ve tam namaza başlamak üzere olan cemaatle birlikte saf tutar… Ama sırtındaki odunlarla güç bela bitirir namazını.

Eğilip kalktıkça yere düşen odunlar, çıkardığı ses vs. derken, tabii cemaat de rahatsız olmuştur bu durumdan… Nihayet biter namaz, bitmesine ama her kafadan bir ses çıkar… Herkes kıpırdanmaya, adama söylenmeye başlamıştır bile… İmama kadar ulaşır sesler, hafiften tartışmalar…

İmam aynı mahalleden, bilir az çok garibin halini, şefkatle yaklaşır meczubun yanına ve der ki:

-“Oğlum böyle namaz mı olur, sırtında odunlarla, sen ne yaptın? Hem kendini hem de çevreni rahatsız ettin bak, bir daha namaz kılmaya YÜKSÜZ gel olur mu?”

Bunu duyan meczub melül-mahzun, ama manalı bir bakışla sorar:

-“Âdetiniz böyle değil mi?”

“Ne âdeti?!” der Hoca…

Cemaat da toplanmış, merak ve şaşkınlıkla olayı izlemektedir o sıra…

Der ki meczub bu kez:

-“Hocam ben namaz kılmak için girdim camiye, şöyle kendime uygun bir yer ararken içeridekilere baktım, gördüm ki herkesin sırtında bir şeyler var. Zannettim ki adet böyledir, ben de şu odunları yüklendim geldim işte, neden kızıyorsun? Kızacaksan herkese kız, tek bana değil!”

Hoca şaşırır: “Benim sırtımda da mı var YÜK?” der…

“Evet” der meczub, “Hepinizin sırtı yüklü!”…

Cemaatte ise hafiften “deli işte!” manasına, bıyık altından gülüşmeler başlamıştır…

*

Meczub bu kez öne atılır ve tek tek cemaati işaret ederek, saf bir çocukça, heyecanla bağırır:

-“Bak bunun sırtında mavi gözlü bir çocuk, bunda kocaman bir elma ağacı vardı… Bunda kırık bir kapı, bunda bir tencere yemek, bunda kızarmış tavuk, şunun sırtında yeşil gözlü esmer bir hatun, bununkinde de yaşlı annesi vardı!..”

Sonra iki elini yanlarına salar başını sallar ve umutsuzca;

-“Boş yok, boş yok hiç!..” diye tekrarlar.

*

O böyle söyleyince, herkes dehşet içinde şaşkınlıkla birbirinin yüzüne bakar!

Aynen doğrudur dedikleri çünkü; Kimi doğacak çocuğunu düşünüyordur namazda, kimi bahçesindeki meyve ağaçlarını, biri onaracağı kapıyı, diğeri lokantasında pişireceği yemeği… Biri açtır aklında yiyeceği tavuk, birinin sırtında sevdiği kadın, diğerinde de bakıma muhtaç annesi vardır.

“Peki, söyle bakalım bende ne vardı?” der, bu kez endişeyle Hoca…

O da der ki: “Zaten en çok da sana şaştım hoca! Sırtında kocaman bir inek vardı!”

Meğerse efendim, hocanın ineği hastaymış, “öldü mü ölecek mi?” diye düşünürmüş namazda…

“Harâbât ehlini hor görme sakın, defineye mâlik viraneler var.”

*

Bildirince bildiren, yüreği olan görüyor elbet…

Ya işte böyle :) Bu kadardır ol hikâye…

Bize düşen ibret almak.

Gelin hepimiz düşünelim bakalım, namazdayken sırtımızda neler var?

Neleri sırtlıyoruz, neyin hamalıyız?

Namaz ki bir Gök yolculuğu… Sevgiliyle buluşma, konuşma ânı…

Hiç insan sevgilisiyle olduğunda aklına başka şey gelir mi?

Hem de nerde?! O huzurda…

Sırtımızda ne var? Yoklayalım mı?

Malımız, evladımız, senet ve ödenmeyen çeklerimiz, işimiz, aşımız, aşkımız?

Bitmeyen hırslarımız, seçmen listeleri, baş olma sevdalarımız?

*

Ne var sırtımızda?

Sırtımızda ne var?

Gelin düşünelim hep beraber başka pencereler açalım;

-Affetmemek de sırtta yüktür değil mi?

Bazıları bir ömür boyu hamallık ederler boş yere, kendi canları hesabına…

-Allah’a teslim olmamak, O’nun kudretini bilmemek, kendini bir şey sanmak, üstesinden gelemeyeceği, gücünün yetemeyeceği işlere talip olmak da sırtta yüktür…

Ömür boyu iki büklüm taşır, yüreksizliğini kişi…

-Cimrilik de yüktür insana… Güldüremediği yüzleri, ısıtamadığı yürekleri, susturamadığı feryatları boş bir gayretle taşır cimri insan ta kabre dek…

*

Sırtımızda ne var?

Belki de yol alamayışımız sırtımızdaki yüklerin ağırlığından…

Ara ara yoklamalı sırtlarımızı dostlar…

Varsa lüzumsuz yükler atıvermeli, rahatlamalı…

Kaç günlük ki şu dünya?

Bunca yük çekmeye, yorulmaya, bunca hamallığa değer mi?

Güncelleme Tarihi: 00 0000, 00:00
YORUM EKLE

banner50