Evet, Müslümanlar olarak hep şikâyet ederiz utanmadan kendi halimizden. Zira şikâyet edilen bu hale düşmemizde bizim bir dahlimiz yok zannederiz. O nedenle durmadan birilerinden ve başkalarından şikâyet ederiz. Birileri İslam dünyasının kötü durumundan bahsedince onu da dışlar ve reddederiz. Müslüman ülkelerden ve Müslüman halktan veryansın ederken tek doğruyu kendimiz ve ülkemiz zannederiz. Bize göre en doğru Müslüman kişi biz, ülke ise Türkiye’dir. Bu nedenle her şeyi bize göre değerlendirir, dini de bize göre yorumlarız. İşimize geleni kitabına uydurur, gelmeyeni reddederiz. Dini, çıkarlarımıza ve isteklerimize göre yorumlamak adetten oldu. Olayları dine göre değil de, dinin kendisini siyasi ve sosyal hayatımıza göre yorumlar olduk. Hal böyle olunca da durumumuz ortada.

Öyle ümit kesmeyin hemen, o kadar da kötü değiliz. Camilerde hocalar vaazı nasihat ederken gözlerimiz yaşarıyor ve titriyoruz. Hey gidi eski Müslümanlar diye hayıflanıyoruz. Eski Müslümanların ne kadar iyi ve dürüst olduğunu şimdikilerin ise (kendimiz hariç) ne kadar kötü olduğunu düşünüyoruz. Eskileri ve eski dürüstlük hikâyelerini dinlemeyi çok seviyoruz. Zira gerçekte o dürüst halkı ve adil yöneticileri göremiyoruz. Hikâyelerle yetiştiğimizden olacak ki güzel hikâye anlatanlara ve yaptığı yanlışı güzel bir hikâye şeklinde sunanlara hemen inanıyoruz ve onu destekliyoruz.

Durum bu kadar kötü iken, biz bile kendimizi ve İslam ülkelerini eleştirirken, bu duruma bakmadan, kendimizle çeliştiğimizin farkında olmadan, bir de kendimizi Ümmetin sahibi ve hamisi görüyoruz. Kendimize çeki düzen vermeden kendi içimizde bile birlik sağlayamadan, huzur bulamadan dünyada birliği ve düzeni sağlayacağımıza inandığımız için buna soyunuyoruz. Ondan sonra da tuttuğumuz dal elimizde kalıyor. İşin sırrının önce iç huzuru sağlamak olduğunun farkına varamıyoruz ve böyle giderse de varacağa benzemiyoruz. Oysa önce kendi iç sükûnetimizi ve huzurumuzu sağlamalı sonra da dışarıya bakmalıyız. Kendi iç huzurumuzu sağlayamadan, bu huzursuzluğun sebebini de sadece karşıdakiler olarak görerek ve kendimizde bir şey görmeyerek bir yerlere varamayız. Önce kendimiz ve biz demeliyiz. İnsan önce kendine, ailesine ve kendi partisine daha sonra ülkesine bakmalı ve onu düzeltmenin yoluna gitmeli daha sonra da dünyaya bakmalı değil mi?

Düzeltme ve düzelme konusunda kendi sorumluluğumuzu unutuyoruz. Sorumluluk diye bir şey aklımıza gelmiyor. Maalesef sorumluluk alma ve sorumluluk yüklenme diye bir şey, kitabımızda yok. İşimize gelmeyince; Görmedim, duymadım, işitmedim diyor ve sorumluluğu başkalarına atıyoruz.

Başta yöneticiler sonra da bizler; ‘Bana ne! Bizden önce oldu, bundan benim nasıl haberim olsun! Vs. diye bahane üreteceğimize Ömer gibi olmalıyız ve:

Kenarı Dicle’de bir kurt kapsa koyunu

Gelir de Adl-i İlahi Ömer’den sorar onu

Demeliyiz. Oysa bizim siyasiler ve yöneticiler hemen savunma mekanizması geliştirmekte bu olayların ve sorunların bizimle alakası yok, bizden önce oldu vs. gibi bahaneler üretmektedir. Acaba Ömer bu bahaneleri düşünememiş veya akıl edememiş miydi?

Elbette bir insan veya yönetici ülkedeki her şeye yetişemez ve her şeyden haberdar olamaz ama sorumluluğunun ve payının olduğunu da göstermeli değil mi? Ancak bu bir zihniyet meselesi ve bu zihniyet de bizde yok. Yönetici her başarıda olduğu gibi her yanlışta ve işte sorumlu olarak kendisini görmeli ve öyle bilemeli, halk da onu sorumlu tutmalıdır. Ama Sadece alkış öğrenenler yuhalamayı ve hesap sormasını, sadece yuhalamasını öğrenenler de alkışlamasını bilemiyor.

Yönetici, yapılan bütün iyi hizmetlerden nasıl sorumu ise yapılan yanlış ve hatalardan da o kadar sorumludur. Nasıl ki halk, başarıda ödüllendiriyorsa hatalarında da cezalandırmalıdır. Yönetici ülkedeki her şeyden, garibanın evindeki açlıktan tutun da, dağdaki çobana kadar her şeyden sorumludur. Yöneticinin vazifesi sadece dağdaki çobanın oyuna sahip çıkmak değildir. Asıl vazifesi dağdaki çobana ve sürüsüne sahip çıkmaktır. Onu koruyup kollamak, hayatına ve ticaretine rahat devam etmesini sağlamak ve ona o ortamı sunmaktır. Onun her şeyinden sorumlu olmak ve kendisini sorumlu tutmaktır. En önemlisi de adil olmak ve adaleti sağlamaktır.

Halk da yöneticinin yaptığı iyi ve kötü işlerden sorumludur. Zira bir Müslümanın vazifesi yanlışı düzeltmek veya en azından onu düzeltmeye çalışmak, hiç olmazsa da o yanlışa destek vermemektir. Bana ne! Diyemez. Sebep olan yapan gibidir, düsturunca yapılanlardan o da sorumlu tutulur. Bir Müslüman yönetici ve onun halkı Ömer’in tavrını sergilemek ve onun gibi davranmak durumundadır.

Yoksa şimdiki din farklı eski din farklı mı? Din değişti de bizim haberimiz mi yok? Ya da adil ve dürüst olmak sadece eski Müslümanlara mı farz? Günümüz Müslümanları her haltı yiyebilir mi? Din yaşanmış bitmiş geçici bir aşk mıdır? Yoksa ebediyen hüküm sürecek Allah’ın hükümleri midir? Onu bilip ona göre tavır alalım.

Eskiden adalet denilince akla Ömer geliyordu. Şimdi bırakın Ömer’i, akla Adalet bile gelmiyor.